28 Eylül 2016 Çarşamba

Cote D'Azur


İbiza'daki muhteşem 4 günün ardından balayımızın son durağı olan nice merkezli cote d'azur'a gitmek için sabah uyanıp son kez kahvaltımızı yapıp arabamıza atlayarak ibiza havaalanına gittik, barcelona'dan ibizaya gelirken bindiğimiz vueling'le nice'e geçecektik ama maalesef ibiza'dan nice'e direk uçak olmadığından barcelona aktarmalı gittik nice'e, arabamızı goldcar yetkilisine teslim ettikten sonra saat 12.50 uçağıyla barcelonaya geçtik, barcelonada 2 saat bekledikten sonra 16.00 uçağıyla nice'e uçtuk, barcelona nice yaklaşık 1 saat 10 dakika sürüyor, nice havaalanı denize sıfır ve uçak inerken çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, nice'e indikten sonra rezervasyon yaptırdığımız arabamızı almak için enterprise'a gittik ama hiç beklemediğimiz bir sorunla karşılaştık, 1 gün önce internet sitelerinden yaptırdığım rezervasyon onların sisteminde gözükmüyordu, yetkiliyle yaklaşık yarım saat tartıştık ama maalesef bir sonuca ulaşamadık, ellerinde başka arabada olmadığından merburen avis'e gittik, avis'te normalde asla tercih etmeyeceğim smart vardı, ben de mecburen hiç istemesemde smart kiralamak zorunda kaldım çünkü cote d'azur arabasız asla gezilmeyecek bir bölge, araba kesinlikle şart, neden smart istemediğime gelirsek, bilen bilir smart çok ufak bir araba ve park sorunu yok her yere giriyor ama o kadar küçükki, çok kolay savrulabilir ve alla korusun bir kaza yaparsanız arabanın önü olmadığından arabadan sağ çıkma ihtimaliniz yok denecek kadar az ama başka seçeneğimiz olmadığından smart kiraladık, smartımıza binip otelimize gitmek için arabamızın olduğu otoparka gittik, araba o kadar küçükki bagajımız arabanın arkasına sığmadı, allahtan otelimiz havaalanına çok yakındı, burcu bavulu oturduğu koltuğa koydu ve üstüne oturdu, arabayı aldıktan sonra otelimize gittik, nice'de de novotel'i tercih ettik ve gayet memnun kaldık, havaalanından 8 dakika mesafede olan otelimize geldik ve arabamızı park ettikten sonra odamıza yerleştik, nice'de 3 novotel var, bizimkisi cap3000 alışveriş merkesinin yanındaki, havaalanına yakın olan novoteldi, onu seçmemin sebebide tabi ki otoparkı olmasıydı, odamıza yerleştikten sonra, nice'i gezmek için nice merkeze gittik, 5 gün 4 gecelik cote d'azur gezimizde planımız şöyleydi, ilk gün nice'de vakit geçirip, ikinci gün eze-menton-monaco, üçüncü gün antibes-grasse-cannes, dördüncü gün st tropez ve son gün uçağımıza kadar nice2i gezip dönmekti, ilk gün otele yerleşip çıktığımıza hava kararmıştı, bizde nice'in deniz tarafı olan promenade des anglais tarafına gidelim dedik, nice'de araba park etmek için yer altı oroparklarını kullanmak zorundasınız, arabamızı park ettikten sonra, yürüyerek promenade des anglais caddesine indik, iner inmez karşımıza hard rock cafe çıktı, inanılmaz mutlu olduk çünkü deli gibi acıkmıştık, hemen oturduk ve yemeklerimizi söyledik, yemeklerimizi yiyip doyduktan sonra promenade des anglaisi gezmek için hard rock cafe'den ayrıldık, promenade des anglais caddesi yaklaşık 8 km uzunluğunda nice'i boydan boya saran çok keyifli bir cadde, üzerinde yaklaşık 10 tane plaj var, halk plajı da özel plaj da var ve insanlar nice'in merkezinde rahatça denize girebiliyorlar, cadde üstünde yaklaşık 2 saat yürüdük ve nice hakkında az çok fikrimiz oldu ama nice'i asıl son günümüzde gezecektik bu sadece fikir edinmek adına bir gezi oldu, saatte artık 1 olmuştu ve 2 uçak yolculuğunun verdiği yorgunlukla ve ertesi gün gideceğimiz 3 yerden dolayı gezimizi sonlandırarak otelimize döndük ve uyuyarak enerji topladık ikinci gün için.

ikinci gün uyandıktan sonra eze-menton-monaco turumuz için hazırlığımızı yapıp yola çıktık, otelimizin yanında nice'in en büyük avmsi olan cap3000 vardı, oraya gidip yol boyunca yemek için kruvasan aldık, o zamana kadar hiç kruvasan yememiştim çünkü kruvasana karşı önyargılıydım, ama nice'de yediğimde ne kadar lezzetli bir şey olduğunu anladım ve 5 günlük cote d'azur turumuz boyunca her gün kruvasan yedik, nice'den eze'e köyüne yarım saatlik bir yolculuk sonrası vardık, eze' gerçekten muhteşem manzarasıyla herkesin mutlaka gitmesi gereken bir köy, eze'de yaklaşık iki saat geçirdik ve en tepesine çıkıp muhteşem cote d'azur manzarası karşısında büyülendik, eze aslında ufak bir köy ama her gün binlerce turist geliyor, orda yaşayanlardan daha çok turist geliyordur diye düşünüyorum, bizim şirince gibi bir köy ama manzarası çok daha güzel, eze'den sonra cote d'azur'un en son kasabası olan menton'a gittik, menton italya sınırında ufak bir kasaba, ordan 2 km sonra italya'ya girmiş oluyorsunuz, menton'da gezilecek çok bir şey yok ama denize girilebiliyor, gittiğimizde çok kişi de denize giriyordu ama biz girmedik, mentonda 2 saat gezdik, oturup bir şeyler içtik ve ikinci günümüzün en çok merak ettiğimiz durağı olan monaco'ya gitmek için yola koyulduk, menton'dan monaco normalde yarım saat ama biz monaco girişini tam 3 kere kaçırdık, biraz karşık bir yol, o yüzden yarım saatte orda harcadık ve sonunda zor da olsa monaco'ya girdik, monaco biliyorsunuz formula 1'in şehir caddelerinde yapıldığı tek yer, bu yüzden özel bir yeri vardır monaco'nun formula 1 severlerde, küçükken ben de açıkçası en çok monaco yarışlarını severdim, formula 1 araçlarını yaklaşık 300 km hızla geçtikleri o ünlü caddelerden smart arabamızla geçmek açıkçası çok hoşuma gitti, özellikle o ünlü köprü altından geçtiğimde gerçekten çok farklı duygular kapladı içimi, monaco bilmeyenler için çok karışık bir yer, biz önce monacoyu gezip sonra dünyaca ünlü monte carlo casinosunu görmeye gideriz diye düşünüp arabamızı monaco'da bir otoparka park ettik ve monaco'yu gezelim dedik ama işler öyle olmadı, monaco'dan monte carlo'ya yürüyerek gitme şansınız maalesef yok, öyle bir sahil şeridi yok, monaco'da deniz sadece marina'dan ibaret, marina ve yatlardan başka bir şey göremiyorsunuz bu ufak ülkede, monako fransa'ya bağlı ama ayrıca kendi bayrağı olan bir ülke, aynı vatikan gibi, monako'dan yürüyerek monte carlo'ya gidemeyeceğimizi anlayınca arabamıza atladık ve 5 dakikalık mesafede olan monte carlo'ya geçtik, arabamızı monte carlo'da bi otoparka park ettikten sonra dünyaca ünlü monte carlo casinosunu görmek için yola koyulduk, monako gerçekten zenginlik konusunda aşmış insanların yaşadığı inanılmaz bir şehir, bloglardan okuduğum ve hadi be o kadarda değildir dediğim her şeyi birebir yaşadık burda, bi kere gördüğümüz en dandik araba range rover oldu, sağımızdan ferrari, solumuzdan lamborghini, önümüzden porsche, arkamızdan maserati geçince bi dumur olduk tabi, işin ilgince de o arabalar sen adımını yola attığın an çat diye durup sana yol veriyorlardı, avrupanın en sevdiğim yanlarından biride bu oldu, orda öncelik insan ve trafikte yaya ayağını yola attığı an tüm arabalar duruyor, monakoda bu geçerliydi, ankarada 1 saatte gördüğümüz şahinden daha fazla ferrariyi monakoda 1 saatte gördük. ferrari satılan bir galerinin önünden geçtik ve ferrariler galeri kapanmasına rağmen dışarda bekliyordu, hani gidip üstüne otur kimse bir şey demez, öyle bir şehir işte monako, bir otoparktan monte carlo casinosuna yarım saat süren bir yürüyüşten sonra vardık, gerçektende büyüleyici bir yerdi monte carlo casinosu, casinonun hemen yanında cafe de paris restoranı ve onun karşısında cafe de paris oteli vardı, cafe de paris restoranında oturup şampanya içtik eşimle ve o güzel manzaranın keyfini çıkardık, biz otururken casinoya gelen arabaları ve arabalardan inen şık adamlar ve yanlarındaki güzel hanımefendileri izledik, nasıl bir hayat yaşıyorlar diye iç geçirmedik değil açıkçası, şampanyalarımızı içtikten sonra arabamıza gitmek için yola koyulduk, smartımıza bindik ve monaco sokaklarında son bir kez turladıktan sonra otelimize dönmek için yola koyulduk. saat 12 olduğundan normal yoldan değilde otobandan gidelim dedik, bu arada otobanlar paralı, otobana gidecekseniz mutlaka yanınızda bozuk para bulundurun, otobana çıktık ama koskoca otobanda ışık namına hiç bir şey yoktu, sadece arabaların ışığı, avrupanın göbeğinde böyle karanlık bir otoban açıkçası beni şaşırttı, neyse sağ sağlim otelimize döndük ve uyuyarak üçüncü gün öncesi enerji topladık.

cote d'azur tatilimizin üçüncü gününde rotamız antibes-grasse ve cannes'dı, sabah uyandık ve cap3000'e gidip kruvasanlarımızı aldık ve yola koyulduk, antibes nice'den yarım saat süren cote d'azur'da diğer lokasyonlara göre daha az popüler olan ama bizim çok sevdiğimiz bir yer oldu, antibes'i rotamıza almamızın sebebi picasso'nun evini ziyaret etmekti, arabayı antibes limanındaki otoparka park ettikten sonra picasso'nun evine gitmek için yola koyulduk, limandan çıkınca meydanda london eyes gibi koca bir dönme dolap vardı, binecektik ama eşim burcu istemediği için binmedik, ve antibes çarşısına doğru hareket ettik, antibes yaklaşık 100 bin nüfusu olan ufak bir kasaba, cote d'azur kıyısının en güzel plajları da antibes'de, biz maalesef burda denize giremedik, bir sonraki gidişimizde inşallah, picasso'nun evine gittik, şu an müze olan ev picasso'nun en verimli çağlarında kaldığı ev olarak özel bir anlam taşıyor, ev zaten öyle bir yerdeki, manzarası komple deniz, yani o evde kalıpta ressam olmamak hata olurdu, inanılmaz güzel bir manzarası var evin, evi ve evdeki picasso eserlerini gezdikten sonra antibes pazarına gittik, pazar aynı bizim pazarımız gibiydi ama bir farkı kimse bağırmıyordu bizdeki pazarcılar gibi, pazarı da gezdikten sonra antibes'i bitirip grasse'ye geçmek için arabamıza gittik. antibes'den grasse'ye yaklaşık yarım saatte gittik, grasse fransa'nın ve dünyanın parfüm fabrikası diyebileceğimiz bir kasaba, dünya parfüm endüstrisinin %60'ı grasse'de yapılıyor, bizde parfüm merakımızdan grasse'ye gidip fragonard'ın parfüm fabrikasını gezmek istedik, grasse'ye girer girmez dev tabelalarda fragonard'ın parfüm fabrikasına yönelndiliyorsunuz zaten. fabrikaya girdiğimizde bizi çok tatlı dilli bir kız karşıladı ve istediğiniz gibi gezebilirsiniz dedi, üstelik parfüm yapılışını izlemek ücretsizdi, çok keyif aldık parfim fabrikasını gezmekten, orayı gezdikten sonra ordan parfüm almadan çıkmak ayıp olurdu, burcu kendisine ve annemle annesine parfüm aldı, tamamen doğal hiç bir katkı maddesi olmadan yapılan parfümler gerçekten inanılmaz etkili, sıktığınızda üstünüzden banyo yapana kadar çıkmıyor desem abartmış olam, o taraflara yolu düşen mutlaka fragonard'ın parfüm fabrikasını gezmeli, parfümlerimizi aldıktan sonra grasse merkeze gittik, burda da bir sürü ufak parfümeri vardı ve hepsi kendi parfümünü yapıyordu, grasse gerçekten çok ilginç bir yer, şehir resmen parfüm kokuyor, grasse'de 1 saat gezdikten sonra üçüncü gün gideceğimiz ağır topumuz cannes'a doğru yola çıktık, grasse'den cannes'a yaklaşık 40 dakikada gittik. cote d'azur gezisinde gittiğimiz yerlerde en çok görmek istediğim, en merak ettiğim yer cannes'dı o yüzden çok heyecanlıydım, özellikle cannes film festivalinin yapıldığı yeri görmek için can atıyordum, arabayı otoparka park ettikten sonra, biraz dinlenmek için bir pub'a girdik bir şeyler içip cannes'ı gezmek için enerji topladık, enerjimizi topadıktan sonra cannes'ı gezmeye hazırdık ve hemen yola koyulduk. tabi ki önce cannes film festivalinin yapıldığı salona gittik, o yıldızların geçtiği yerleri gördüm, inanılmaz güzel bir duyguydu, darısı inşallah oscar töreninin olduğu los angeles'a, kaldırımda oturup yarım saat boyunca festival alanını izledikten sonra, cannes'ın en popüler caddesi olan la croisette caddesinde yürüyerek cannes'ı gezdik, la croisette caddesi nice'in promenade des anglais caddesi gibi, bi tarafında deniz diğer tarafında lüks mağazalar, mağazalar bitince de lüks oteller başlıyor, yaklaşık 2 saat gezdikten sonra, bu iki saatte monaco kadar olmasada baya fazla lüks araç gördük, acıktığımız için yemek yemek için Da laura adlı bir italyan restoranına gittik, Da Laura'yı cannes'a gitmeden önce bir blogda okumuştum, cannes'da mutlaka burda yemek yiyin yazıyordu ama eğer rezervasyonunuz yoksa şansınızı pek zorlamayın da yazıyordu, bizim rezervasyonumuz yoktu ama şansımızı zorlamak istedik ve tam da akşam yemeğinin yendiği saatlerde saat 8 sularında Da Laura'ya gittik, rezervasyonumuz olmadığını ama buranın methini çok duyduğumuzu ve türkiyeden geldiğimizi söyleyince bizi karşılayan garson yardımcı oldu sağolsun, ben kesin içeri yönlendirecek rezervasyonumuz olmadığı için derken biz geldiğimizde şansımıza boşalan dışardaki bir masaya aldı bizi, gerçekten şansımız yaver gitmişti ve rezervasyonsuz asla oturulamayan Da Lauraya oturmuştuk, çalışanlar aşırı iyiydi restoranda, günün tavsiyesi olan risottomuzu söyledik ve başlangıç olarakta bruschetta aldık, biz başlangıcımızı yerken restoranın önünde bir kalabalık oluşmaya başladı, nedir acaba bu derken sonra anladık ki yemek yemek için sıra bekleyen insanlarmış onlar, masalar boşaldıkça ayaktakilerden birileri o boşalan masaya geçiyordu ama masalarda kolay kolay boşalmıyordu, risottomuz inanılmaz doyurucu ve lezzetliydi, cannes'a yolu düşenlere Da Laura'yı kesinlikle tavsiye ediyorum, biz çok memnun kaldık, yemeğimizi yiyip karnımızı doyurduktan sonra cannes'ı gezmeye devam ettik, biz masadan kalktığımızda yerimize oturan kişiler altın bulmuş gibi sevindiler orda anladık ki Da Laura'da yer bulmamız gerçekten büyük şansmış. Cannes'ın merkezinde de aynı Nice'deki gibi denize giriliyor hatta denizi Nice'ten daha güzel çünkü Nice'de kum yok plaj tamamen çakıl ama Cannes'ın plajları kumdan oluşuyor, burda da denize giremediğim için üzüldüm açıkçası, aynen antibes'deki gibi bi dahaki sefere gibi diyelim. cannes'ı enine boyuna gezdikten sonra, bir cafeye oturup bir şeyler içip cannes'ın keyfini bir de öyle çıkaralım dedik, 1 saat oturduk ve insanları izledik, insanlar çok mutlu çünkü kafaları rahat, karışan yok, özgürler, mutlu olmamak için sebepleri yok, yüzleri gülüyordu, ben de cannes'da yaşasam öyle olurdum sanırım, saat 12 olduğunda yavaştan cannes'dan ayrılma zamanı gelmişti, otoparka gidip arabamızı aldık ve nice'e otelimize dönmek için yola koyulduk, cannes'a bir kez daha giderim ilerde tabi bu sefer mayıs ayında festivalin yapıldığı tarih olur o gidişim. 

cote d'azur tatilimizdeki dördüncü gününde diğer günler gibi 3 yer değil sadece tek yer vardı gideceğimiz, çünkü dördüncü gün mesafe olarak en uzak yer olan st tropez'e gidecektik, uzak dediğimde nice'den yaklaşık 1 saat 20 dakika uzaklıktaydı st tropez, tabi her yer yarım saat uzaklıkta olunca st tropez uzak kalıyordu, sabah erkenden yola koyulduk st tropez'e gitmek için, cote d'azur'un başlangıcı sayılan st tropez'i de açıkçası çok merak ediyordum, bu merakımın en büyük sebebi tabi ki brigitte bardot'un ve tanrı kadını yarattı filmiydi, st tropez sıradan bir fransız kasabasıyken brigittr bardot'un o meşhur filmi sonrasında inanılmaz bir popülarite kazanmış olup, jet sosyetenin bir numaralı tatil beldesi haline gelmişti, zaten st tropez'e gittiğinizde hemen hemen her yerde brigitte bardot'u göreceksiniz, 1 saat 20 dakika süren yolculuğumuz sonrası st tropez'e vardık, önce bu ufak ama jet sosyetenin uğrak yeri olan kasabayı gezip, st tropez'in meşhur pampelone koyuna gidip denize girecektik, akşam gelip son gecemizin şerefine yemeğimizi yiyecektik, planımız bu şekildeydi, arabayı st tropez limanındaki otoparka park edip şehri gezmeye başladık, şehir dediğime bakmayın gerçekten ufacık bir kasaba st tropez, tamamını gezmek 1 saatinizi almıyor, 1 saat gezip st tropez'in dünyaca ünlü la tarte tropezienne pastanesinde tartlarımızı yedik, gerçekten inanılmaz biz lezzet ben daha önce böyle bir tart yemedim zaten tart almak için insanlar sıraya giriyor öyle bir yer, tartımızı st tropez parkında yedikten sonra denize girmek için st tropez'den pampelonne koyuna gittik, st tropez o kadar pahallı ki bu zamana kadar ödediğimiz en yüksek otopark parasını da burda verik yaklaşık 1 saat kaldığımız otoparka 16 euro verdik, ve aracımızı akşam başka bir otoparka park etmeye karar verdik. st tropez'den pampelonne'ye 10 dakikada gittik, pampelonne çok uzun bir sahil ve içinde bir sürü plaj var, jet set sosyeteninde gittiği özel plajlarda var havlunu serip girdiğin halk plajları da var, biz tabi ki halk plajına girdik, deniz olarak açıkçası bir ibiza değildi hatta barcelona denizinden de kötüydü diyebilirim, denizini sevmedik pampelonne'nin, oyna internette özellikle yabancı sitelerde çok övülüyor ama ben beğenmedim, çeşme çok daha güzel deniz olarak ama yine de st tropez'e gidip denize girmeden dönmek olmazdı çünkü cannes ve nice'de girememiştik denize o yüzden st tropez'de girdik, denizde 3 saat kaldıktan sonra akşam yemeğimizi yemek için tekrar st tropez'e gittik, gittiğimizde güneş batmak üzereydi, güneşi st tropez'de batırdık ve biraz daha gezdikten sonra yemek için st tropez'in en merkezindeki restoran olan cafe de paris'e gittik. monako'da cafe de pariste şampanya içmiştik, st tropez cafe de pariste de yemek yiyip şarap içtik, orda oturduğumuz 3 saat içerisinde 2 yat yanaştı marinaya, insanlar yatlar yanaşırken toplanıp yatların yanaşmasını izliyor meraklı bir şekilde, biz de oturduğumuz yerden yemeğimizi yerken izledik, kimbilir hangi ultra zengin iş adamının yatlarıydı, birinden yat sahibi eşi, annesi ve çocukları indi, hemen bir mercedes onları iner inmez aldı ve muhtemelen yazlıklarına götürdü, öyle bir dünya işte st tropez, yatlarıyla yanaşıyorlar, şöförleri hemen onları karşılıyor, akşam yemeklerini yiyip evlerine gidiyorlar, gerçekten bizim hiç alışık olmadığımız inanılmaz bir dünya görüyorsunuz orda, yemeğimizi yerken en az 4-5 iş adamı yatlarından inip cafe de parise gelip bir şeyler içip tekrar yatlarına gitti,yemeğimizi yedikten sonra saatte 12'ye gelmek üzereyken kalktık ve son kez bir tur attık, turumuzu atarken önünde deli gibi sıra olan yine dünyada ünlü la barbarac dondurmacısından dondurmamızı aldık ve dondurmamızı yiyerek arabamızın olduğu otoparka gittik, bu sefer daha az kazıklandık, yaklaşık 8 euro verdik otoparka, eğer liman otoparka park etsek bu sefer 30 euro verirdik gibi geliyor. arabamıza binip st tropez'den ayrıldık ve nice'e otelimize gittik, otobana girene kadar yaklaşık 17 kmlik bir yol gidiyorsunuz ve o yol hayatımın en zor yolu oldu, gündür gelirken sıkıntı yok ama gece o karanlıkta sıfır ışık ve tek şerit yol, ayrıca inanılmaz virajlı, o 17 km'yi dua ede ede sürdüm açıkçası, 17 km bitince otobana giriyorsunuz ve nice' e kadar yardırıyorsunuz. otelimize geldik ve cote d'azurdaki son günümüz öncesi uyuyup enerji topladık.

cote d'azurdaki beşinci günümüzde uçağımız saat 18.35'de olduğu için erkenden kalkıp, uçak saatine kadar kaldığımız ama gezemediğimiz nice'i gezmek için yola koyulduk, 4 günde nice dışında planladığımız her yeri gezmiştik bi nice kalmıştı onu da son güne bırakmıştık ve maalesef balayımızın son günü gelip çatmıştı, bu cennet yerlerden gitmek istemiyorduk ama 12 gece 13 gün süren balayımız bitmişti ve dönecektik, son olarak nice'i de gezip havaalanına gidecektik, otelimiz havaalanına yakın olduğundan arabamıza sığmayan bavulumuzu otelde bırakıp nice merkeze gittik gezmeye, ilk günde gezdiğimiz promenade des anglais'den başladık gezmeye, cumartesi günüydü ve plajlar fulldu, içimden keşke izmirde böyle olsa kordonda denize girilebilse dedim ama tabi ki bu imkansız, denize girenler, güneşlenenler, patenle, kaykayla kayanlar, bisiklete binenler, harika bir manzara vardı nice'de, bizde hayran kaldık bu güzel manzaraya, uçağımız 18.35'de olduğundan ve malum nice'de ohal olduğundan havaalanına erken gitmemiz gerekti saat 16.30'da havaalanında olmamız gerekiyordu ve saat 12'ydi 3 saat gibi bir sürede nice'i hızlı bir şekilde gezdik, nice limanına gittik, orda bir cafede mojitomuzu içtik, ordan kalktık, çiçek pazarı olan cours selayaya gittik, ordan hediyelik eşyalar aldık, cours selayadan sonra nice'de en çok görmek istediğimiz yer olan castle hill'e gittik, castle hill tüm nice'i kuşbakışı gören harika bir yerdi, oraya çıkıp tüm nice'i ayaklarımızın altında izledik, ordan indikten sonra promenade des anglais caddesinden yürüyerek arabamızın olduğu otoparka geldik, arabamızı alıp otele döndük, otelden bavulumuzu alıp nice cote d'azur havalimanına gittik ve türk hava yollarının tk1816 seferiyle istanbul'a geri döndük.

4 gun barcleona, 4 gun ibiza ve 5 gun cote d'azur'dan oluşan balayımız göz açıp kapayana kadar bitti, bu 12 gece 13 günde harika yerler gördük, gerek barcelona gerek ibiza gerekse cannes, nice, monaco, st tropez ve diğer kasabalar olsun inanılmaz keyif aldık balayımızdan. barcelonada turist olduk, ibizada gerçek bir balayı yaptıki cote d'azur'da da bol bol gezdik ve iyi ki balayı için bu destinasyonları seçmişiz dedik.

27 Eylül 2016 Salı

İBİZA


Barcelona’da geçirdiğimiz 4 günün ardından 5.gün otelimizden ayrıldık ve metroyla Placa de Catalunya’ya geçtik ordan da aerobusla havaalanına gittik, Barcelona’dan sonraki destinasyonumuz olan İbiza’ya geçmek için Vueling’in saat 11.45 seferiyle ibizaya geçtik, yolculuk yaklaşık 55 dakika sürüyor, vueling bizim pegasus tarzı bir havayolu genelde kimse bagaj vermiyor kabin bagajı olarak alıyorlar bavullarını, öyle olunca çok ekonomik bir şirket ama uçak altına bagaj verirsen biraz daha artıyor fiyat, 55 dakika süren yolcukuğumuz sonunda saat 13 sularında İbizaya indik, İbizanın ne kadar çılgın ve hareketli bir ada olduğunu zaten cümle alem biliyor, bizde bunu bilerek gittik oraya.

İbizada toplu taşıma yok denecek kadar az olduğundan Goldcardan araba kiraladık ama arabayı mutlaka İbiza'ya inmeden kiralamalısınız çünkü herkes araba kiraladığından havaalanında kiralamaya kalkarsanız araba bulma ihtimaliniz yok denecek kadar az, biz de arabamızı netten kiralamıştık, gittik goldcarın ofisinden arabamızı aldık, İbizadaki otelimiz Sant Antoni de Portmani’deydi, havalanından Sant Antoni’ye arabayla yaklaşık 20 dakikada gidiyorsunuz, İbiza’da kalınacak iki yer var birisi merkez olan İbiza town diğeri de Sant Antoni, İbiza townda kalmaktansa Sant Antoni’de kalmak daha makul geldi ve otelimizi ordan aldık, otelimizin adı Marco Polo hoteldi, uçaktan iniş, arabamızı kiralamamız ve yoldan sonra saat 3 sularında otelimize yerleştik, bu oteli kiralamamızın en önemli sebeplerinden bri önünde otoparkının da olmasıydı, arabamızı otoparka park ettikten sonra odamıza yerleştik, ilk gün sabah erken kalkmamız ve uçak yorgunluğundan dolayı otelimize en yakın yerde denize girelim dedik ve Cala Salada koyuna gittik, Cala Salada İbiza’da gidilmesi gereken denizlerden biri, deniz mükemmel ama oraya ulaşmak için biraz zorluk çekiyorsunuz ama kesinlikle değiyor, otelimizden arabayla Cala Salada'ya gitmek yaklaşık 10 dakikamızı aldı ama arabayı o zorlu parkurlardan geçirerek, normalde Türkiye'de asla park etmeyeceğim yere park edip, yolun geri kalanında dağ taş tırmanarak denizi görmek biraz zor oldu ama dediğim gibi kesinlikle değdi, o zorlu yolların sonunda karşımıza cennet gibi bir koy çıktı, direk havlularımızı müsait bir yere serdik ve kendimizi denize attık, denize girmek biraz zor çünkü kumsal bir plaj yok karşınızda, direk kayadan giriyorsunuz ama denizin o güzelliği ve temizliği denize girdiğiniz an size her şeyi unutturuyor, ilk günümüzde böyle harika bir denize girmek bizi çok mutlu etti, orada denize girenlerin çoğu köpekleriyle gelmişti Cala Salada'ya, İspanya'da inanılmaz bir köpek sevgisi var, hemen hemen 2 kişiden birinde köpek var, 3 saat denize girip güneşlendikten sonra saat 8 gibi kalktık, bu cennet koydan ayrılmak çok zor olsada karnımız çok acıkmıştı ve tabi ki Cala Salada ıssız bir koy olduğundan yiyecek bulma ihtimalimiz de yoktu, Cala Salada'dan ayrılıp arabamıza binip otelimize geldik ve duşlarımızı aldıktan sonra Sant Antoni'yi keşfetmek için dışarı çıktık.

Otelimiz Sant Antoni'nin merkezinde olduğundan arabaya gerek kalmadan yürüyerek çarşıya çıktık, biz dışarı çıktığımızda saat 23 sularıydı ve Sant Antoni'de gece daha yavaş yavaş başlıyordu, her mekan tıklım tıklım kalabalık, restoran, cafe, barlar iğne atsan yere düşmeyecek kadar doluydu, gözümüze kestirdiğimiz Venedik restoranda oturduk, fiyatlar Barcelona'dan sonra çok ucuz gelmişti, hem İtalyan restoranı hem de fiyatlar çok uygundu, ilk gecemizden geri kalan günlerde de burada yemek yiyeceğimizi anlamıştık, eşim makarna yedi, ben pizza yedim, karnımızı tıka basa doyururken sangriamızı ihmal etmedik, Barcelona'daki ritüelimizi İbiza'da da devam ettirdik, birer litre sangriamızı da içtik ve Sant Antoni'nin barlar sokağı olan West End'e gittik, West End iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık yürümek bile çok zor, 50 metrelik caddeyi 10 dakikada zar zor yürüyorsunuz, insanlar barların hem içinde hem dışında eğleniyor ve herkes olabildiğince sarhoş o caddede, insanlar orda gece ikiye kadar içip, gece ikide büyük clublara gidiyorlar, büyük clublar demişken İbiza'da 4-5 tane devasa club var Pacha, Ushuai, Amnesia bu kulüplerin en iyileri ve gençler saat 2 ye kadar yerel barlarda eğlenip bu büyük clublara gidiyorlar ve sabah 7 ye kadar orada eğlencenin dibine vuruyorlar, ilk gün tabi uçak yolculuğunun da verdiği yorgunluktan biraz odamıza gidip uyuyup sonra İbiza towna geçelim dedik ve 1 saat uyuduktan sonra gece 3te(gece 3 İbiza için çok normal bir saat) İbiza towna gittik, Sant Antoni'den İbiza town arabayla 20 dakika sürüyor, zaten İbiza küçük bir ada o yüzden yerleşim merkezleri arasındaki mesafelerde çok kısa, İbiza town biz gittiğimizde etrafta sarhoş gençlerin egemenliği altına girmişti, e tabi sudan çok alkolün tüketildiği bir yerde gayet normal tabi sarhoş insanların cirit atması, İbiza townda bir saat gezdikten sonra mcdonalsta dondurma yiyip otelimize geri döndük. 

İbiza'da ikinci güne uyandığımızda ilk güne göre hem dinlenmiş hem de daha enerjiktik, kahvaltımızı yaptıktan sonra otelden çıkarak, Ses Salines plajına doğru yola çıktık, Ses Salines plajı ibiza town'a daha yakın, Ses Salines ilk gün gittiğimiz Cala Salada gibi değildi, hem çok daha kalabalık hem de seyyar satıcılar vardı, ama deniz olarak açıkçası benim daha çok sevdiğim deniz tipiydi, çünkü baya büyük bir plajı vardı ve denizde hemen girdiğinde boy vermeyen türdendi ve o kadar kalabalık olmasına rağmen tertemizdi, Cala Salada'ya göre daha çok sevmeme rağmen aşırı kalabalık ve seyyar satıcıların olması Ses Salines'in eksi taraflarıydı, ikinci gün iki plaja gidelim diye plan yaptığımızdan Ses Salines'te 3 saat kaldıktan sonra 5 gibi İbiza'nın en piyasa plajı olan Playa d'en Bossa'ya gittik, Playa d'en Bossa denince akla tabiki oranın en popüler mekanı Bora Bora geliyor, Playa den Bossa yaklaşık 2 kmlik büyük bir plaj ama denizi gerçekten berbat, İbiza'nın en kötü denizi diyebilirim Playa d'en Bossa için ama insanlar oraya denize girmekten ziyade piyasa yapmak için gidiyorlar, gittiğimizde Bora Bora'da eğlence tavandı, müzik sesi o kadar yüksekki bizim denize girdiğimiz yerde bile insanlar oynuyordu ve açıkçası denize girende pek yoktu, oraya genelde beach club'da eğlenmeye geliyor insanlar, denize girmek pekte akıl işi değil zaten, Ses Salines'ten sonra Playa d'en Bossa'nın denizi hayal kırıklığı yaratmıştı ama ortam çok daha hareketli olduğundan orda da eğlendik, güneşlenip insanları izledik, 7.30 gibi Playa d'en Bossa'dan kalkıp otelimize dönmek için arabaya doğru gittik.

Playa d'en Bossa'nın yakınında hippi marketi de gezdik yolumuzun üstünde olduğu için, İbiza'da hippi marketler çok yaygın ve adanın dört bir yanında bu marketleri görebilirsiniz ama benim ilgimi çekmedi, hippi marketi gezdikten sonra arabamıza binerek otelimize geri döndük. otelimize dönerken Sant Antoni'nin girişinde bir market keşfettik, Burcu'nun şuraya bir girelim demesiyle markete girdik, burdaki Bim gibi bi market adı Little ve gerçekten çok ucuzdu, orayı keşfetmek baya işimize yaradı çünkü ordan İbiza tatilimiz boyunca baya bi faydalandık, kola, su, sandviç hazırlamak için ekmek, peynir ve hindi aldık mesela, o kadar ucuzdu ki İbiza'da ekonomik bir tatil yapmak isteyenler için harika bir market Little, alışverişimizi yaptıktan sonra otelimize döndük duşumuzu aldık ve Venedik restoranda yemek yemek için merkeze yürüdük. Venedik restoranda yemeğimizi yiyip, sangrialarımızı içtikten sonra tekrar West End'e gittik, West End biz gittiğimizde her zamanki gibi iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı ve herkes çoktan sarhoş olmuştu, West End'den sonra Sant Antoni plajını turladık ve yolda ellerinde balon tutan zencileri gördük, gecenin üçünde zenciler ellerinde balonla ne yapıyolar acaba diye merak ettik açıkçası ve sonra anladık ki meğerse o balon tutan zenciler esrar satıyorlarmış, üç renk balon taşıyorlar, kırmızı, mavi ve sarı, renklerine göre esrarın kalitesi değişiyormuş, zaten gece ikiyi geçtikten sonra Sant Antoni'nin liman tarafı esrar kokuyor diyebilirim, orada içmek Amsterdam'da içmek gibi legal olmasada aslında legal, polis içenlere asla karışmıyor, biraz daha Sant Antoni'de gezdikten sonra odamıza gidip uyuduk ve üçüncü günümüz için enerji depoladık.

İbizadaki üçüncü günümüzde Cala Comte'ye gitmek için yola koyulduk, Cala Comte'de Sant Antoni'ye yakındı yani otelimizden arabayla 10 dakikalık mesafe kat ettıkten sonra Cala Comte'ye geldik, ilk iki gün gittiğimiz 3 plajdan sonra İbiza'daki dördüncü ve son plajımızdı Cala Comte çünkü dördüncü gün Formentera'ya gidicektik. Cala Comte ilk gün gittiğimiz Cala Salada'yla ikinci gün gittiğimiz ilk plaj olan Ses Salines'in karşımı bir plajdı, Cala Salada gibi harika bir koy, Ses Salines gibi kumdan bir plajı vardı, yani iki sevdiğim özellik Cala Comte'de buluşmuştu, dolayısıyla İbiza'daki en sevdiğim plaj Cala Comte oldu, Ses Salines'ten belki daha kalabalıktı ama en azından seyyar satıcı yoktu o yüzden daha huzurlu bir plajdı Cala Comte ve deniz olarakta en diğer iki plaj ne kadar harika olsada bi tık daha harikaydı Cala Comte. Cala Comte'nin tek kötü yanı üstlü kız yoktu evet gerçekten mübalağa etmiyorum, plajda herkes üstsüz güneşleniyordu, evet Cala Salada ve Ses Salines'te de üstsüz güneşlenen sayısı fazlaydı ama Cala Comte bu konuda aşmıştı, gerçekten üslü güneşlenen yoktu plajda, ama ben evli bir adam olarak tabi ki kimseye bakmadım, denizime girdim ve güneşlendim sadece. Cala Comte en sevdiğim plaj olduğundan ve İbiza'daki son denizimiz olduğundan orada daha fazla kaldık, yaklaşık 5 saat geçirdik Cala Comte'de, saat 7 gibi plajdan ayrıldık çünkü güneşin batışı için Sant Antoni'ye yetişmemiz gerekiyordu.

İbiza'da güneşin batışını izlemekte bir ritüel ve güneşin batışının en güzel izlendiği yer Sant Antoni'de yer alan Cafe Del Mar, oraya yetişmek için Cala Comte'den 7'de kalktık, otelimize geldik duşumuzu aldık ve güneşi batırmak için Cafe Del Mar'a gittik, gerçekten güneşin batışı Cafe Del Mar'da en az Santorini kadar güzeldi, o romantik dakikaları eşimle beraber izledikten sonra arabamıza atlayarak İbiza town'a gittik, burger kingde yemeğimizi yiyip karnımızı doyurduktan sonra İbiza town'u gezdik, hediyelik eşyalar alıp limanda turladık ve geceyi bitirip otelimize döndük çünkü sabah erken kalkıp Formentera'ya gitmek için İbiza towna geri dönecektik. İbiza town mu? yoksa Sant Antoni mi? daha eğlenceli derseniz kesinlikle Sant Antoni derim, o yüzden iyikide oteli Sant Antonide tutmuşuz dedik.

İbizadaki son günümüz olan dördüncü günümüzde Formentera'ya gitmek için İbiza towna gittik, arabamızı otoparka park etttiken sonra Formentera vapurumuzun kalkacağı limandaki Aquabus durağına gittik, Formentera'ya gitmek için çok seçenek var ama en uygunu Aquabuslar gidiş dönüş 19 euro vererek Formentera'ya gittik. İbiza'dan Formentera yaklaşık 1 saat sürüyor, hızlı feribotlarla yarım saatte de gidersiniz ama onların fiyatı çok yüksek o yüzden gerek yok bence, Formenteraya 10 aquabusuyla gittik 11 gibi Formenterada olduk, Formentera'da limanda indikten sonra dünyanın en iyi plajlarından biri olan Playa İlletes'e gitmek siçin otobüe bindik, otobüs ücreti 8 euro, gidiş dönüş, e başka bir seçeneğiniz de yok eğer bisiklet kiralamak istemezseniz tabi, o yüzden otobüse bindik ve 10 dakika sonra dünyanın en iyi 10 plajından biri olan Playa İlletes'e vardık, 11.30 gibi havlularımızı serdik ve o muhteşem denize ayaklarımızı soktuk, dönüş aquabusumuz saat 20'deydi, yani saat 7'ye kadar Playa İlletes'in keyfini çıkaracaktık, biz havlumuzu serdik, şezlong ve şemsiye kiralamadık, eğer kiralamak isterseniz 10 euro ve açıkçası tasiye vederim çünkü formentera adası 5 eylül olmasına rağmen inanılmaz sıcaktı ve biz o sıcakta o kadar bunaldık ki denizden pek çıkamadık, denizden çıkıp 5 dakika güneşlenince kendini yine denize atmak istiyordun öyle bir sıcak vardı ama açıkçası ben pek şikayetçi değildim çünkü o deniz hayatımda gördüğüm en güzel denizlerden biriydi ve hiç çıkmak istemedim o yüzden, saat 7'ye kadar vakit o kadar hızlı geçti ki saate baktığımızda gitme vaktinin geldiğini görünce içimi bir hüzün kapladı.

Formentera kesinlikle ölmeden önce gidilip Playa İlletes'de denize girilmesi gereken bir yer, saat 7 de otobüsümüze binip Formentera limanına geri döndük ve Aquabus kalkana kadar liman kafede sangrialarımızı içtik, saat 8'de aquabus geldi bindik ve istemeye istemeye İbizaya geri döndük. İbiza'da son gecemizde Hard Rock cafede yemeğimizi yedik ve sonrasında İbiza townu biraz daha gezerek artık yorgunluktan ölmek üzere arabamıza binmek için otoparka gittik, İbiza'nın en büyük sıkıntısı maalesef otopark yokluğu, son gün otoparka 12 saat kaldığımız süreden dolayı yaklaşık 26 euro verdik, evet yanlış okumadınız 26 euro verdik otoparka maalesef, arabamıza atladık Sant Antoni'ye gittik, duşumuzu alıp Sant Antoni'yi son kez turladık, sangrialarımızı Venedik restoranda içtik ve gece iki gibi otelimize dönüp bavulumuzu hazırladık ve sabah İbiza'dan ayrılmak üzere uyuduk.

İbiza'da geçirdiğimiz 4 gün açıkçası çok eğlendik, inanılmaz güzel denizlerde yüzdük, o çılgın adanın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini gördük, o büyük gece kulüplerine gidemedik maalesef çok istememize rağmen ama gidenlerden dinlediğimiz kadarıyla inanılmaz bir eğlence ve sabahın ilk ışıklarına kadar bitmeyen bir çılgınlık varmış kulüplerde, İbiza için söylenen çok pahalı laflarına ise asla aldanmayın, isterseniz gayet uygun bir bütçeyle de harika bir İbiza tatili yapabilirsiniz. Sant Antoni'de kalıp, Little marketten alış veriş yapıp, Venedik restoranda yemek yerseniz, e zaten denizler bedava, uygun otelde var, para harcayacağınız tek şey kulüpler olacaktır ama ona da kesinlikle değeceğinden sorun yok.

İbiza'da 4 gün gayet yeterli, adanın gidilmesi gereken en iyi 3 plajına gittik, en ortam plajına da gittik, e İbiza'ya gitmişken Formentera'ya gitmeden dönmek tek kelimeyle aptallık olacağından Formentera'ya da gittik ve 4 gün yetti bize, sabah uyandık arabamızın benzinini doldurduk, İbiza'da benzinlikler self servis kendin dolduruyorsun benzini, benzini doldurduktan sonra havaalanına gittik ve Barcelona aktarmalı Nice rotamıza doğru havalandık. Bir sonraki yazımda balayımızın son bölümü olan Nice merkezli Cote d'Azur turumuzu yazacağım.

BARCELONA


Balayı destinasyonu olarak çok araştırma yaptım Maldivler mi olsun yoksa Phuket mi derken bizim hem turist gibi gezeceğimiz hem balayı gibi tatil yapacağımız hem de romantizmin olduğu bir destinasyona karar verdik, Barcelona-İbiza-Nice’den oluşan 12 gece 13 gün sürecek bir balayında karar kıldık. 27 ağustosta olan düğünümüzden sonra 1 gün dinlenip 29 ağustos pazartesi günü TK1853 sabah 7.15 seferiyle Barcelona’ya uçağına binerek balayımıza başladık, 3 saat süren yolculuğun ardından Barcelona saatiyle 9.15’te Barcelona’ya indik, pasaport kontrolünden geçtikten sonra havaalanından Barcelona merkeze giden Aerobus’la barcelona’nın merkezi Placa Katalunyaya gittik, Aerobus ücreti 11.80 euroydu, (istanbulda taksim gibi). Placa Katalunya bütün toplu taşıma araçlarının geçtiği ve Barcelona’nın kalbi diyebileceğimiz bir meydan. aerobustan indikten sonra hemen karşıda turizm informationa girip Barcelona’da kalacağımız 4 gün nereleri gezmemiz gerektiğini planlayacağımız broşürleri aldık ve sonra metroyla otelimize geçip bavullarımızı bıraktık. 
Barcelonayı turist olarak hakkını vererek gezmek istiyorsanız eğer mutlaka ama mutlaka Bus Turistic’e binmelisiniz türkçe seçeneğinde olduğu bus turistic bir turistin gitmesi gereken her yere götürüyor sizi ve en güzel yanı da sınırsız biniş hakkı olması, biz iki günlük aldık ve o iki günde gezeceğimiz her yere bus turistic sayesinde gittik, tüm şehri size gezdiriyor o yüzden Barcelona’yı daha keyifli gezmek istiyorsanız mutlaka ama mutlaka bus turistic bileti alın, 2 günlük 39 euro ama değer. 
Barcelona’da metro ağı inanılmaz geniş olduğundan ekstra araç kiralamaya hiç gerek yok, gideceğiniz her yere metroyla rahat rahat gidebilirsiniz. biz Novotel’de kaldık otel Glories durağında indikten sonra yürüyerek 3 dakika, metroya yakın olduğundan otelimizi çok sevdik hem rahat hem de ulaşım olarak güzel bir yerde olması önemliydi, ayrıca Glories de Barcelona’nın önemli yerleşim merkezlerinden biri, gece 3’te bile paten kayan kaykay binen insanlarla karşılaşabileceğiniz gayet nezih bir yerdi o yüzden Novotel’i Barcelona’da otel arayanlara rahatlıkla tavsiye edebilirim. Otele yerleştikten sonra metroya binerek tekrar Placa de Catalunya meydanına gittik, az öncede dediğim gibi Placa de Catalunya Barcelona’nın kalbi ve ne yapmak istiyorsanız(yemek,gezmek,başka bir yere gitmek) oraya gitmek zorundasınız.
İlk gün Placa de Catalunyanın aşağısındaki Barcelona’nın en ünlü caddesi olan La Rambla’ya gittik, La Rambla yaklaşık 3 km uzunluğunda ve Placa de Catalunyadan başlayıp Barcelona’nın plajlar bölgesi Barcelonataya kadar uzanan bir cadde, La Rambla’yı gördükten sonra, karnımızı doyurmak için Placa de Catalunyanın tam merkezinde olan Hard Rock cafeye gittik, Hard Rock cafe gittiğim her ülkede mutlaka uğradığım ve yemeklerini çok sevdiğim bir yer olduğun için ilk gün orada yemek yiyelim dedik, e tabi yemek yerken tişörtümüzü de almayı ihmal etmedik, Hard Rockta yemeklerimizi yedikten sonra La Rambla’ya gidip ispanyanın meşhur içkisi sangria içmek için bir cafeye oturduk, cafeden cafeye değişmekle birlikte genelde 1 litrelik bardaklarda geliyor sangria, ben ve eşim 1’er litre sangria içip La Rambla’da dolaşanları izledikten sonra otelimize dönmek için yola koyulduk, hem ilk gün yolun verdiği yorgunluk hem de ikinci gün sabahtan gezmeye başlayacağımızdan erken yatalım dedik ve metroyla otelimize geçtik, metro gece 12’ye kadar olduğu için son metroyu kaçırmadan otelimize döndük.

İkinci gün sabah uyandıktan sonra ilk hedefimiz olan Gaudi’nin Park Güell’ine gitmek için yola koyulduk. metroyla placa de catalunyaya gidip ordan bus turistic’e binip Park Güell’e gittik, Park Güell Gaudi’nin Barcelona’ya armağan ettiği onlarca şaheserden bir tanesi ve eğer Barcelona’ya gidecekseniz mutlaka görmeniz gereken bir eser, bus turistic hemen önünde durmuyor indikten sonra bir 10 dakika yürüyorsunuz ama kesinlikle değiyor, Park Güell’e girmek için internetten bilet alırsanız sıra beklemeden girersiniz ama bileti oradaki gişelerden alma hatasına düşerseniz eğer 1 saat hatta daha fazla sırada bekleyebilirsiniz, eğer sıra beklemek gibi bir hobiniz yoksa internettern alın biletinizi. 
Park Güell’i gezdikten sonra metroyla Placa de Catalunyaya gidip tekrar bus turistic’e binerek Passeig de Gracia caddesine gittik, orda da yine Gaudi’nin Barcelona’ya damga vuran iki eseri olan Casa Battlo ve Casa Mila var, bus turistic tam Casa Battlo’nun önünde duruyor, Casa Battlo’da inip o mükemmel eseri uzun uzun inceledik, içine girmek isterseniz 23 euro vermeniz gerekiyor ama açıkçası dışardan görmek yeterli oldu bizim için o yüzden içine girmedik, Casa Battlo’yu gördükten sonra Casa Mila’yı görmek için Passeig de Gracia üzerinde yürümeye başladık, Passeig de Gracia aynı zamanda dünya markalarının(Gucci, Dior, Armani, Hugo Boss, Prada, Hermes) üzerinde olduğu bir cadde olup Barcelona’nın alışveriş caddesi olarak da biliniyor.
Casa Battlo’dan Casa Mila’ya yürüyerek 10 dakikada gidiyorsunuz, Casa Gila’da dışardan bakılarak gezilebilen bir yer, içine girmeye gerek yok ama girmek isterseniz 23 euro vererek girebilirsiniz, Gaudi’nin Barcelona’ya armağan ettiği 4 ana eser olan Park Güell, Casa Battlo, Casa Mila ve Sagrada Familia’dan ikisine girdik biri Park Güell diğeri bir sonraki gün gittiğimiz Sagrada Familia’ydı, diğer ikisine para verip girmeye gerek yok ama tabi ki gezi bütçenize göre giredebilirsiniz ben gerekli olmadığını düşünüyorum. Casa Mila’yı da görüp bol bol fotoğraf çektikten sonra tekrar bus turistic’e binip Barcelona’yı komple gezdik ve son durak olan Placa de Catalunya’da indik, Passeig de Gracia zaten Placa de Catalunya’dan sonraki duraktı bus turistic’te, o yüzden aslında tam tur atmış olduk o tam turda toplam 22 durak var ve dediğim gibi tüm Barcelona’yı geziyorsunuz üstelik türkçe anlatımla o tam tur yaklaşık 1 saat 30 dakika sürüyor, Placa de Catalunya’da indikten sonra La Rambla’nın hemen yan caddesi olan Portal del Apoel’e gittik, orası da alışverişin kalbinin attığı bir cadde, passeig de gracia gibi ultra lüks markalar yok ama Zara, Stradivarious, Mango gibi markalar var ve emin olun bu markaların Türkiye’de bulamayacağınız güzellikte ve kalitede koleksiyonları var, o yüzden bunlar zaten Türkiye’de var demeyin gerçekten kalite ve çeşit farkı çok daha fazla. 
Portal del Apoel’de biraz alışveriş yaptıktan sonra hemen paralelindeki La Rambla’ya geçerek akşam yemeği yedik ve tabi ki yanında sangiramızı içti, sangria çok keyifli bir içecek, baz olarak şarap gibi düşünebilirsiniz ama biraz daha farklı tadı, içine portakal, limon, şeftali ve elma dilimleri atılarak servis ediliyor ve 1 litresi insanı rahatlatıyor, ekstra 1 lite içerseniz sarhoş olma ihtimaliniz yüksek benden demesi. ikinci günüde böyle sonlandırdıktan sonra yine saat 12 olmadan yani son metroya yetişip otelimize döndük, metrodan inip otelimize olan 3 dakikalık mesafeyi yürürken baya zorlandık çünkü gerçekten gün içinde minimum 10 km yürümüştük ve baya yorulmuştuk, ikinci gün gezmemiz gereken her yeri gezmiş olmanın verdiği keyifli yorgunlukla odamıza gelip uyuduk ve üçüncü gün için enerji topladık.

Üçüncü gün uyandıktan sonra metroyla yine placa de catalunya’ya gittik ve ordan bus turistic’e binerek Sagrada Familia’ya gittik, Gaudi’nin Barcelona’ya armağan ettiği onlarca eserden en güzeli de bence Sagrada Familia, nasıl Eiffel kulesi Paris’in simgesiyse Sagrada Familia da Barcelona’nın simgesi, Gaudi bu inanılmaz eserini bitiremeden maalesef vefat etmiş daha doğrusu bir tramvayın çarpması sonucu ölmüş ve Sagrada Familia tamamlanamamış, o günden bu güne hala bitmeyen Sagrada Familia onu gezenlerin verdikleri paraların finansesiyle bitirilmeye çalışılıyor ve 2026’da Gaudi’nin 100.yaşında bitmesi hedefleniyor.
Sagrada Familia için de bileti aynı Park Güell’de oldupu gibi internetten aldık, 23 euro’ya aldık bileti değer mi kesinlikle değer, o yüzden gönül rahatlığıyla verin o parayı ve Sagrada Familia’yı gezin derim, eğer internetten almazsanız bileti minimum 2 saat sıra beklersiniz o yüzden internetten almak şart, Sagrada Familia’yı doya doya yavaş yavaş inceleye inceleye 2 saatte gezdik biz, daha çokta kalınabilir ama üçüncü gün gezmemiz gereken çok yer vardı o yüzden 2 saat sonra vedalaşmak zorunda kaldık bu mükemmel sanat eserinden, sagrada familia’nın hemen önünden bus turistic’e binerek üçüncü günki ikinci hedefimiz olan Camp Nou’ya gittik, balayında ne işiniz var futbol stadında diyebilisiniz ama orası sadece bir futbol stadı değil çok farklı bir yer, Barcelona’nın mabedi olan Camp Nou Barcelona’da turistlerin en çok ziyaret ettiği yer, girişi 23 euro ama kesinlikle değer, o parayı gözüm kapalı verdm ve her ne kadar Real Madrid’i tutsam da Camp Nou’yu büyük bir keyifle gezdik, eşim Burcu 23 euro verip girmek gereksiz desede onu da soktum yanımda, Camp Nou’yu da yaklaşık 2 saat gibi bir sürede gezdik, kupalarla dolu müzeden başlayarak stada girdik ve çıkışta yüzümüzde büyük bir gülümseme vardı, Nou Camp’ı da gezikten sonra yine bus turisticimize binerek Barcelona’nın en tepesine Mont Juic’e gittik.
Mont Juic Barcelona’nın en tepesi olup ordan teleferiğe binerek tüm Barcelona’yı havadan izleyebiliyorsunuz ve kesinlikle bunu da yapmanızı öneririm. Mont Juic’te teleferik keyfi yaptıktan ve tüm Barcelona’yı kuş bakışı gördükten sonra yine bus turisticimize binerek Barri Gotic’e gittik, Barri Gotic'e Barcelona’nın Cihangir’i diyebiliriz, gotik tarzda binaların içinde çok keyifli kafelerin olduğu bir cadde barri gotic ve gerçekten barcelonada mutlaka görülmesi oturulup bir şeyler içilmesi vakit geçirilmesi gereken bir yer, barri goticte İspanya’nın geleneksel yemeklerinden olan Tapas denedik, Tapas’ın ne olduğunu bilmeden yedik ve açıkçası bilseydim yemezdim, Tapas denilen şey ülkemizde başlangıç ya da ara sıcak yemekleri olarak biliniyor, 42 euro verdik 4 tapasa ve açıkçası karnımız doymadı, yaklaşık 20 çeşit tapas var biz patatesli, midyeli, kılıç balıklı ve peynirli tapas yedik, kılıç balıklıyı sevdim diğerleri gerçekten gereksizdi ve dediğim gibi karnımız da doymadı, Barri Gotic’te tapasımızı yedikten ve 2 saat geçirdikten sonra metroya binerek placa de catalunyaya gittik, La Rambla’yı gezip bi kafede oturup rutinimiz olan sangrialarımızı içtik tapas karnımı doyurmadığı için ben sangria içtiğimiz kafede İspanyanın diğer geleneksel yemeği olan Paela denedim, deniz mahsüllü Paela yedim ve ben ki denizden babam çıksa yerim diyen adam Paelayı hiç ama hiç beğenmedim, pilavın üstüne karides, kalamar, midye, ahtapot konduğunu düşünün ama yapılış biçimi hiç hoşuma gitmedi tadını sevmedim, ne tapas ne de paela beni kesmedi açıkçası, İspanya mutfağına 10 üzerinden 2 verdim. Sangrialarımızı içtikten sonra la ramblada biraz hediyelik alışverişi yaparak yine son metroya yetişmek için metro durağına gittik ve metroyla otelimizin yolunu tuttuk. üçüncü gün ikinci günden daha çok yorulmuştuk ama gerek Sagrada Familia gerek Camp Nou gerek teleferik gerekse barri gotic o kadar güzeldi ki o yorgunluğa değmişti, üç günde barcelonada gezmemiz gereken yerleri gezmiş dördüncü günü denize saklamıştık, o yüzden barcelonada son günümüzde deniz keyfi yapacaktık, otele gelip uyuduk ve dördüncü güne enerjik olarak uyanmak için uyuduk.

Barcelonadaki sonuncu günümüz olan dördüncü güne uyandık ve çantalarımıza havlularımızı koyarak Barceloneta plajına gitmek için yola koyulduk, Barceloneta metrosunda inip 5 dakikalık yürüyüşten sonra plajlar bölgesine geldik, yan yana yaklaşık 5-6 plaj var ama biz bölgeyle aynı adı taşıyan Barceloneta plajına girdik, havlunu müsait bir yere serip oturuyorsun, zaten plaj tıklım tıklım, senin havlunu serdiğin yerin hemen yanına başkası gelip havlu seriyor ve herkes iç içe samimi bir şekilde güneşlenmiş oluyor ama kimse de bundan rahatsız olmuyor çünkü herkes kendi havasında Barcelona’da, üstsüz güneşlenen de var, siyahisi de var, 5-6 erkek grubu da var ama dediğim gibi herkes kendi havasında o yüzden çok rahat bir şekilde güneşlenip denizine giriyorsun, biz bir sonraki durağımız İbiza’da yeterince denize gireceğimiz için 3 saat güneşlenip denize girdikten sonra ordan kalkıp liman bölgesine(Port eil) doğru yürüdük ve limandaki avm Maremagnuma girdik, Maremagnumu gezdikten ve alışveriş yaptıktan sonra en alt katındaki El Chipiron restoranda yemek yemek için oturduk, yemeğimizi yiyip sangrialarımızı içtik ve o sırada etrafı seyrettik, yemeğimiz bittikten sonra ordan kalktık ve yazımın başında da yazdığım gibi sahile kadar uzanan La Rambla’yı bu sefer sondan başa doğru yürümek üzere sahilden La Rambla’ya girdik ve 3 km uzunluğundaki Barcelona’nın en popüler caddesi la ramblayı gezmeye başladık, dördüncü güne bıraktığımız tek şey kalmıştı o da Barcelona’ya gidip mutlaka izlenmesi gereken Flamenko gösterisi.
Flamenko izlemek için bir çok alternatif var bizde bu bir çok alternatif arasından La Rambla üzerindeki placa reial’deki Tarantos flamenkosuna gittik, her gün üç gösteri yapılıyor Tarantos’ta 8.30, 9.30 ve 10.30’da biz 9.30’daki gösteriye girdik, bilet fiyatı 15 euro ama bus turistic indiriminden yararlanarak 12 euroya izledik gösteriyi, 45 dakikalık gösteri bizi tatmin etti, gerçekten flamenko ayrı bir kültür ve bu kültürün Barcelona’da izlenmesi gerektiğini düşünüyorum, biz de son günde flamenkomuzu izlemenin verdiği keyifle flamenkodan çıktıktan sonra La RamblaBda Barcelonadaki son sangrialarımızı içip metroyla otelimize döndük. 

Barcelonada 4 gün kaldık ve 4 gün doya doya gezdik ve büyük keyif aldık Barcelona’dan, evet çok yorulduk ve her gün dolu dolu gezdik ama gerçekten değdi, Barcelona’yı doya doya gezmek için minimum 4 gün gerek, biraz daha keyif yapmak isterseniz 5 ya da 6 gün gerekiyor ama minimum 4 gün gerekli, balayımızın ilk bölümü olan Barcelona bölümü çok keyifli bir o kadarda yorucuydu, bundan sonraki yazım balayımızın ikinci bölümü olan İbiza gezisi olacak.

28 Şubat 2016 Pazar

88.AKADEMİ ÖDÜLLERİ TAHMİNLERİM



Veeee o büyük gece geldi, bu gece 88.akademi ödülleri sahibini bulacak, sinema dünyasının en büyük ve en prestijli ödülü olan oscar ödülleri tüm dünya tarafından merakla bekleniyor, her sene olduğu gibi bu sene de los angeles dolby tiyatro törene ev sahipliği yapacak, yaklaşık 4 saat süren tören 1’de yıldızların kırmızı halıdan geçmesiyle başlayıp sabaha karşı 6.30 gibi bitecek yaklaşık 5 saat süren törende bu sene oscarları kimler kazanacak acaba, şimdi 24 dalda verilen oscarlarda kısa film/belgesel ve animasyon dışındaki 21 dalda kim kazanır ve kim kazanmalı onları değerlendirelim.

öncelikle teknik dallardan başlayarak en önemli ödül olan film dalına kadar gelelim.

EN İYİ SES MİKSAJI, EN İYİ SES KURGUSU:

Bu iki dalda iki aday kıyasıya yarışasak biri Mad Max diğeri de The Revenant, akademi ödülleri paylaştırabilirde ikisini tek filme verebilirde, benim fikrime gelirsek eğer en iyi ses miksajı ve en iyi ses kurgusu Mad Max’in olmalı ama The Revenant’ın alması da süpriz olmas, ikisini de bir filme vereceklerini düşünüyorum ben ve alması gereken film Mad Max: Fury Road.

EN İYİ GÖRSEL EFEKT:

Bu dalda da yine iki favori var, biri Star Wars diğeri de Mad Max, kesinlikle Star Wars’ın alması gerekiyor ama akademi bazen saçmalayabiliyor o yüzden Mad Max alırsa haksızlık olur ama şaşırmam, bu iki film dışında başka bir filmin bu dalda şansı yok. Star Wars: The Force Awakens en iyi görsel efekt oscarını kazanır.

EN İYİ FİLM MÜZİĞİ:

Bu dalda Ennio Morricone ve The Hateful Eight tek favori, rakibi olmayan bir dal ve Tarantino’nun filmi en iyi film müziğini kazanacaktır.

EN İYİ ŞARKI:

Bu dalda üç şarkı kıyasıya bir yarış içine girecek ve bu üç şarkıdan birinin kazanması bekleniyor: Til it Happens to you-The Hunting Ground(Lady Gaga), Earned it-Fifty Shades of Grey(The Weeknd), Writing’s on the Wall-Spectre(Sam Smith). Ben açıkçası Earned It’le Fifty Shades of Grey’in kazanmasını istiyorum diğer iki şarkı da çok iyi şarkılar. Golden Globes’da Writing’s on the Wall-Spectre kazanmıştı, burda ise Lady Gaga’nın seslendirdiği Til it happens to You bir adım önde. en çekişmeli dallardan biri olan en iyi şarkı dalında bakalım kim kazanacak. Kim kazanmalı: Earned It, kim kazanır: Til it happens to You.

EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ TASARIMI:

Bu dalda Mad Max: Fury Road tek favori ve kazanacaktır.

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI:

Bu dalda Mad Max ve Cinderella favori filmler, bu ödülün hakkı kesinlikle Cinderella’nın ama Mad Max film olarak çok daha ön planda olduğu için akademi Mad Max’e verebilir en iyi kostüm tasarımı oscarını.

EN İYİ PRODÜKSİYON:

Bu dalın tek favorisi Mad Max: Fury Road. Çekişme olmayan dallardan biri ve Mad Max çok rahat kazanacaktır.

EN İYİ KURGU:

Bu dalda Mad Max ve The Revenant kapışacak ama aradan The Big Shortta sıyrılabilir, yine de Mad Max:Fury Road bi sürprize izin vermez ve en iyi kurgu oscarını kazanır diyorum.

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ:

Bu dalda da Mad Max ve The revenant kapışacak, en iyi kurguyu Mad Max’le kapışıp kaybedecek olan The Revenant rövanşı en iyi görüntü yönetimi oscarını kazanarak alacaktır.

EN İYİ BELGESEL:

Bu dalda iki favori var biri The Look of Silence diğeri de AMY. Ben biraz duygusal davranak AMY’nin almasını istiyorum ama bakalım Akademi de benim gibi duygusal mı davranacak, eğer onlarda benim gibi bakarlarsa AMY kazanacaktır aksi taktirde en iyi belgesel oscarı The Look of Silence’a gider.

EN İYİ ANİMASYON:

Bu dalın tek favorisi var o da sadece en iyi animasyon değil senenin en iyi yapımlarından da olan INSIDE OUT animasyonu. Herkesin muhakkak izlemesi gereken harika bir animasyon kendisi ve gelmiş geçmiş en iyi animasyon filmlerinde direk ilk 5’e girecek kadar iyi bir yapım, dolayısıyla bu gece rakibi de bulunmuyor.

EN İYİ YABANCI FİLM:

Bu dalda Fransız yapımı ama tamamı Türk oyuncu, Türk yönetmen ve Türkiye’de geçen Mustang ve Macaristan yapımı ikinci dünya savaşında geçen Saul Fia kıyasıya kapışacak. Aslında Saul Fia açık ara favori bence ama yine de Mustang konusu itibariyle çok büyük sempati topladı, sempati derken film Türkiye’yi yerden yere vuruyor, imajımızı çok kötü zedeliyor üstelik çok ciddi senaryo sıkıntısı olan başarısız bir film ama yabancıların çok sevdiği bir konu olduğundan Oscar’ı alırsa şaşırmam diyebilirim. Saul Fia kesinlikle kazanmalı ama çok düşük bir ihtimal yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı Mustang’e de verebilirler en iyi yabancı film oscarını.

EN İYİ ORJİNAL VE UYARLAMA SENARYO:

En iyi orjinal senaryo dalında Spotlight tek favori diyebilirim, çok büyük bir sürpriz olmazsa kazanacaktır ama eğer bir sürpriz olursa da o sürprizi Ex Machina yapar diye düşünüyorum.

En iyi uyarlama senaryoya gelirsek The Big Short en iyi orjinal senaryoda Spotlight olduğu gibi favori ve büyük ihtimalle oscarı kazanacaktır ama bu dalda da büyük bir sürpriz olursa eğer o sürprizi Room yapar.

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU:

Oyuncu dallarının en çekişmeli dallarından biri olacak yardımcı kadın oyuncu dalı. 5 adaydan 3’ü favori olarak giriyorlar törene. Steve Jobs filmiyle Kate Winslet, Carol filmiyle Rooney Mara ve The Danish Girl filmiyle Alicia Vikander. Açık konuşmak gerekirse eğer Mara ve Vikander oynadıkları filmlerde yardımcı değil başrollerdeler ama akademi onları yardımcı dalda aday gösterdi, benim favorim kesinlikle The Danish Girl filmindeki harika performansıyla Alicia Vikander ve büyük ihtimalle en iyi yardımcı kadın oscarını kazanacaktır Vikander ama olurda bi sürpriz olursa Carol filmiyle Roney Mara yapar o sürprizi.

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU:

Bu dalda iki favori var ve hangisinin kazanacağı gece zarf açılana kadar bilinmeyecek ama ben bu daldaki değerlendirmemi yapmadan önce başka bir konuya değineceğim, daha adaylar açıklanmadan önce Beast of No Nation filminde efsane bir oyunculuk sergileyen Idris Elba’nın oscarı kazanacağını düşünmüştüm ki oyuncu ödüllerinde en büyük kıstas olan Screen Actors Guild ödüllerinde de ödülü Idrıs Elba kazanmıştı ama oscar adayları açıklanıp Elba’nın adaylar arasında olmaması çok büyük bir tartışmayı başlattı, bu seneki adaylarda hiç siyahi oyuncu olmaması dikkatleri çekti ve oscarisshowhite tagiyle twitterda çok büyük tartışmalara yol açtı, ben de bu tagi desteklediğim çünkü Elba gerçekten çok büyük bir oyunculuk sergilemişti ve kesinlikle bu sene en iyi yardımcı erkek oscarının bir numaralı favorisiydi ama akademi aday bile göstermeyince Elba’yı bu dalda diğer adayların önü açıldı.
Creed filmiyle Sylvester Stallone ve Bridge of Spies filmiyle Mark Rylance iki favori şu an. Stallone çok büyük bir destekle ağır favori ama bence Rylance daha iyi bir oyunculuk sergiliyor ve açıkçası onun kazanmasını istiyorum ben ama yine de maalesef Rylance’ın kazanması sürpriz olacaktır ve büyük ihtimalle Stallone en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alacaktır.

EN İYİ KADIN OYUNCU:

Bu dalda bu sene tek favori var o da Room filmindeki inanılmaz oyunculuğuyla Brie Larson, oscar gecesne kadar dağıtılan bütün ödülleri de kazanan Larson en iyi kadın oyuncu oscarını da kazanacaktır, onun dışında birinin kazanması gecenin en büyük sürprizlerinden biri olur.

EN İYİ ERKEK OYUNCU:

En iyi kadın oyuncu dalında olduğu gibi en iyi erkek oyuncu dalında da tek favori var o da yıllardır çok istediği ama bir türlü kazanamadığı oscar hasretine bu gece son verecek olan Leonardo Dicaprio. Daha önce 4 kere aday olduğu oscarlarda 5. adaylığında mutlu sona çok yakın Caprio.
93 senesinde What’s Eating Gilbert Grape’de yardımcı oyuncu dalında aday olmuş ama The Fugitive’le Tommy Lee Jones’a kaptırmıştı ödülü, 2004’te The Aviator’de aday olan Caprio bu seferde Ray filmiyle Jamie Foxx’a kaptırmıştı ödülü, 2006’da Blood Diamond filmiyle 3.kez aday olan Caprio bu seferde The Last King of Scotland filmiyle Forest Whitaker’e kaptırmıştı oscarı, 2013 senesinde geldiğimizde The Wolf of Wall Street filminde harika bir performans sergileyen Caprio o senede maalesef Dallas Buyers Club filmiyle Matthew McConaughey’e kaptırmıştı ödülü, törenden 4 kez başı eğik ayrılan Caprio bu gece 5.adaylığında oscarı kucaklayarak yıllar süren hasrete son verecek gibi gözüküyor.

EN İYİ YÖNETMEN:

Bu dalda iki usta yönetmen ödül için kapışacaklar, Mad Max filmiyle George Miller ve The Revenant ile Alejandro Gonzalez Inarritu. İki usta yönetmenden hangisi alırsa açıkçası sürpriz sayılmayacak ama benim favorim kesinlikle Inarritu. The Revenant filminde ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu tekrar gösteren Inarritu alamazsa eğer üst üste iki kere en iyi yönetmen ödülünü almasın diye kazanamayacaktır, eğer akademi öyle bir takıntıya girmezse Inarritu geçen sene Birdman’den sonra bu sene The Revanant ile üst üste ikinci kez en iyi yönetmen oscarını kucaklayacaktır.

EN İYİ FİLM:

Ve geldik son ve en büyük ödül olan en iyi film ödülüne, bu sene bu dalda 3 film kıyasıya yarışıyor, ikisi favori diğeri de aradan sıyrılıp kazanmaya çalışacak. iki favori Spotlight ve The Revenant, sürpriz film ise The Big Short.
The Revenant Golden Globe ve Bafta'yı, Spotlight AFI,Critics Choice ve Independent Spirits ödüllerini kazandı, şu an için ikisi de aynı şanstalar en iyi film oscarı için ama bence bu ödülü kesinlikle Spotlight almalı, konusu itibariyle The Revenant’tan çok daha sarsıcı bir film. Sabah 6 sularında açıklanacak en iyi film ödülünü bakalım kim kazanacak benim favorim olan Spotlight mı? Rüzgarı arkasına alıp gelen The Revenant mı? Yoksa büyük bir sürpriz yapıp The Big Short mu? izleyip göreceğiz bu keyifli töreni.

21 Şubat 2015 Cumartesi

2015 OSCAR ÖDÜLLERİ TAHMİNLERİM


Evet geldik bir Oscar sezonunun daha sonuna bugün Türkiye saatiyle sabaha karşı 3’de Los Angeles’da 87.Oscar ödülleri dağıtılacak.

Bu sene gerçekten inanılmaz bir rekabet var ve uzun zaman sonra ilk defa en iyi film oscarının kazananı belli değil, son 10 senedir bir film ağır favori olarak girer ve kazanırdı ödülü, en son 2005 senesinde crash büyük bir sürpriz yaparak kazanmıştı, o seneden beri en iyi film dalında bir heyecan olmuyor ve ağır favori olan kazanıyordu ama bu sene durum baya karışık en iyi film dalında. Sadece en iyi film dalında değil onun dışındaki 4-5 dalda da heyecan son ana kadar devam edecek ve ödül açıklanana kadar kimin kazanacağı belli olmayacak, yani bu sene Oscar töreni son yılların en heyecanlı ve rekabetçi  töreni olacak. Şimdi sizlere hangi dalda Oscar ödülünü kim kazanır ve kim kazanmalı onları yazacağım.

En önemli ödül olan en iyi film oscarını sona bırakalım ve yazmaya başlayalım.

Teknik dallardan başlarsak eğer;

En iyi görsel efekt:  Interstellar, Dawn of the Planet of the Apes, Guardians of the Galaxy, X-Men: Days of the Future Past ve Captain America:The Winter Soldier.

Aday olan 5 filmde gerçekten sinemada izlendiğinde efektleriyle izleyenleri büyüleyen filmler olarak adaylığı hak ettiler ama maalesef sadece biri kazanacak bu ödülü, bu dalda iki favori var biri Interstellar diğeri Dawn of the Planet of the Apes, bence bu yılın en büyük prodüksiyonu olan Nolan’ın Interstellar’ı kazanır/kazanmalı en iyi görsel efekt oscarını.

En iyi ses miksajı: American Sniper, Whiplash, Interstellar, Unbroken ve Birdman.

Bu dalda da büyük bir çekişme olacak, Whiplash, Birdman ve American Sniper diğer iki adaydan bir adım öndeler, ben akademinin bu dalda ödülü American Sniper’a vereceğini düşünüyorum ama kazanmalı kısmına gelirsek eğer bu kesinlikle Whiplash olmalı.

En iyi ses kurgusu: American Sniper, Interstellar, Birdman, Unbroken, The Hobbit.

Genelde ses miksajı ödülünü kazanan ses kurgusu ödülünü de kazanır ve bu yüzden American Sniper ses kurgusu oscarını alacaktır, bu dalda ben de American Sniper’ın kazanması gerektiğini düşünüyorum ama ses miksajında kazanan Whiplash olmalı.

En iyi şarkı: bu dalda adayları bile yazmam gereksiz çünkü Selma filminin şarkısı Glory tek favori ve kazanması gereken şarkı da kesinlikle o.

En iyi film müziği: The Imitaion Game, The Grand Budapest Hotel, Mr. Turner, Interstellar, The Theory of Everything.

Alexandre Desplat hem The Imitation Game hem de The Grand Budapest Hotel’in film müziklerini yaptı ve iki filmde birden aday, ayrıca Hans Zimmer Interstellar’da yine harikalar yarattı ama Johann Johannsson The Theory of Everything’de film müziklerinin iki ustasını da geçerek harika bir işe imza attı, dolayısıyla bu sene en iyi film müziği oscarı The Theory of Everything’e gidecek ve gitmeli.

 

En iyi makyaj ve saç tasarımı: Guardians of Galaxy, Foxcatcher, The Grand Budapest Hotel.

Bu dalda favorim The Grand Budapest Hotel, diğer iki filmde de gayet iyi makyajlar yapılsa da The Grand Budapest Hotel en iyi makyaj ve saç tasarımı oscarını kazanacaktır ve kazanmalı.

En iyi kostüm tasarımı: The Grand Budapest Hotel, Into the Woods, Maleficent, The Imıtation Game, Mr. Turner

En iyi makyaj ve saç tasarımı dalında olduğu gibi bu dalda da The Grand Budapest Hotel en büyük favori sürpriz olacağını sanmıyorum dolayısıyla en iyi kostüm tasarımı oscarını da The Grand Budapest Hotel kazanır ve kazanmalı.

En iyi prodüksiyon: The Grand Budapest Hotel, The Imitation Game, Interstellar, Into the Woods, Mr. Turner

En iyi prodüksiyon oscarını da The Grand Budapest Hotelin kazanacağını düşünüyorum eğer adaylar arasında o olmasaydı Interstellar kazanır diyebilirdim ama The Grand Budapest Hotel varken bu dalda başkasını düşünmek saçmalık olur.

En iyi kurgu: The Grand Budapest Hotel, The Imitation Game, Boyhood, Whiplash, American Sniper

Bu dalda ödül Boyhood ve Whiplash arasındaki büyük rekabete sahne olacak ama 12 senede çekilerek sinema tarihinde ayrı bir yer edinen Boyhood en iyi kurgu oscarını almalı ve alacaktır.

En iyi görüntü yönetimi: Birdman, The Grand Budapest Hotel, Ida, Mr. Turner, Unbroken.

Bu dalda ağır favori Birdman ve büyük ihtimalle de kazanacaktır ama kim kazanmalı derseniz kesinlikle IDA kazanmalı derim, eğer büyük bir sürpriz olur ve en iyi görüntü yönetimi oscarı IDA’ya giderse gerçekten hak eden kazanmış olacak ama bu dalda maalesef Birdman ödülü Polonya filmine bırakmaz.

Teknik dallardaki adayları ve kimlerin kazanacağını yazdıktan sonra yavaş yavaş oscarın ağır dallarına doğru gidelim ve şimdi de en iyi animasyon, yabancı film ve belgesel dallarınında kim kazanır onları yazalım.

En iyi belgesel: Citizenfour, Finding Vivian Maier, Last Days in Vietnam, The Salt of the Earth, Virunga.

Bu dalın tek favorisi var o da Citizenfour. Eski CIA görevlisi Edward Snowden’ın başta Amerika olmak üzere tüm dünyayı sarsan gizli belgeleri deşifre etmesini anlatan belgesel bu sene en iyi belgesel dalında oscarı kazanacaktır.

En iyi Animasyon: The Boxtrolls, Big Hero 6, Song of the Sea, How to train your Dragon-2, The Tale of Princess Kaguya.

En çekişmeli geçecek dallardan biri de animasyon dalı olacak, bu dalda 3 animasyondan biri kazanırsa kimse şaşırmamalı, o animasyonlar Big Hero 6, The Tale of Princess Kaguya ve How to train your Dragon. Eğer animasyon dalında oscarı ben verseyim kesinlikle Big Hero 6’e verirdim ödülü ama Japon animesi The Tale of Princess Kaguya harika hikayesiyle bu ödülü hak eden bir animasyon, How to train your Dragon-2 ise 2010’da ilkiyle kazanamadığı animasyon oscarını ikinci filmle kazanmak istiyor. 2010’da Toy Story-3’e kaybetmiştiler, bu sene ise en büyük favoriler ve büyük ihtimalle kazanacaklar ama dediğim gibi ben olsam önce Big Hero 6, sonra da Princess Kaguya’ya verirdim animasyon oscarını.

En iyi Yabancı Film: Mandariinid-Estonya, Timbuktu-Moritanya, Leviafan-Rusya, IDA-Polonya, Relatos Salvajes-Arjantin

Bu seneyi yazmadan önce geçen seneye gitmek istiyorum. 5 adaydan üçü çok iyi filmlerdi, İtalya’dan The Great Beauty, Belçika’dan The Broken Circle Breakdown ve Danimarka’dan The Hunt. Bana kalsaydı ben oscarı Broken Circle Breakdown’a verirdim sonra da The Hunt’a ama onlar değil The Great Beauty kazandı ve kesinlikle diğerlerinden iyi olduğu için kazanmadı, akademiye hitap ettiği için kazandı. Şimdi bu seneye gelirsek eğer yine üç aday ağır basıyor, Arjantin’den Relatos Salvajes, Rusya’dan Leviafan ve Polonyadan IDA.

Ben olsam Rusya’nın yozlaşmış devlet kademelerini harika şekilde anlatan Leviafan’a verirdim oscarı ama ikinci dünya savaşı ve Yahudi soykırımını da içine alan Ida, Leviafan’a göre bir adım önde. Arjantin yapımı da kazanırsa kimse niye kazandı diyemez, geçen senekine benzer bir tablo var yani yabancı film oscarında, Ida kazanır ama Leviafan kazanmalı diyorum.

Giderek ana dallara doğru geliyoruz, şimdi de senaryo dallarında kimler favori ve kimler kazanmalı onları yazalım.

En iyi uyarlama senaryo: American Sniper, Inherent Vice, The Imitation Game, The Theory of Everything, Whiplash.

Bu dalda iki favori var ve büyük bir çekişme içindeler, biri Whiplash, diğeri The Imitation Game. Ben kesinlikle Whiplash’in kazanmasını istiyorum ama writers guild ödüllerinde kazanan The Imitation Game oldu, umarım oscarda kazanan Whiplash olur.

En iyi özgün senaryo: Boyhood, Birdman, Foxcatcher, Nightcrawler, The Grand Budapest Hotel.

Bu dalda da uyarlama senaryoda olduğu gibi iki favori var biri Birdman diğeri The Grand Budapest Hotel. Ben The Grand Budapest Hotel’den yanayım. Bafta ve writers guild ödüllerinde The Grand Budapest Hotel, golden globe ve eleştirmen ödüllerinde ise Birdman kazandı, şu an 2-2 eşitlik var ve oscarda kazanan eşitliği bozacak ve umarım eşitliği bozan The Grand Budapest Hotel olur.

 Oyuncu dallarına geldi sıra, önce yardımcı oyuncu sonra da oyuncu dallarında kimler kazanır onları yazalım şimdi

En iyi yardımcı kadın oyuncu: Patricia Arquette-Boyhood, Laura Dern-Wild, Keira Knightley-The Imitation Game, Emma Stone-Birdman, Meryl Streep-Into the Woods

Bu dalda tek favori var o da Boyhood’da anne rolünü enfes canlandıran Patrica Arquette film çekilmeye başlandığında 35 yaşındaydı şimdi ise 47 yaşında, 12 senede çekilen filmde anne rolünü o kadar iyi oynadı ki Arquette bu daldaki diğer adaylar törene sadece onu alkışlamak için gelecekler.

En iyi yardımcı erkek oyuncu: Robert Duvall-The Judge, Ethan Hawke-Boyhood, Edward Norton-Birdman, Mark Ruffalo-Foxcatcher- J.K Simmons-Whiplash

Whiplash bir müzik filmi olmasına rağmen filmde sıkça gerildik ve sinirlendik bunun sebebi de tabi ki manyak bir müzik hocasını canlandıran J.K Simmons’tu. Filmde o kadar iyi bir oyunculuk segiledi ki Simmons, en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarını ondan başkasının kazanması büyük haksızlık olur ve akademi bu haksızlığı yapmaz. Simmons’un ödülü de en az Arquette kadar garanti.

En iyi kadın oyuncu: Marion Cotillard- Two Days, One Night, Felicity Jones-The Theory of Everything, Rosamund Pike-Gone Girl, Julianne Moore-Still Alice, Reese Witherspoon-Wild.

Oyunculuk dallarının en banko ödülü bu dalda desem, hatta 87.oscar ödüllerinin en banko ödülü bu dalda verilecek diyerek iddayı arrtırayım, çünkü yıllardır filmlerdeki harika oyunculuğuyla bu ödülü ne zaman kazanacağı merak konusu olan Julianne Moore, Still Alice filminde öyle bir oynuyor ki, izleyenleri öyle bir ağlatıyor ki, bu ödülü kesinlikle hak ediyor. En iyi kadın oscarı bu sene en hak edilen Oscar dallarından biri olacak ve Julianne Moore kazanacak.

En iyi erkek oyuncu: Steve Carell-Foxcatcher, Benedict Cumberbatch-The Imitation Game, Bradley Cooper-American Sniper, Michael Keaton-Birdman, Eddie Redmayne- The Theory of Everything

Oyunculuk dallarında tek çeikşmeli dal bu sene en iyi erkek oyuncu dalı olacak, diğer 3 oyunculuk dalında favoriler açık şekilde belli ve kazanamama ihtimalleri yok ama bu dalda heyecan büyük ve iki favori öne çıkıyor, biri Birdman’le Michael Keaton, diğeri The Theory of Everything ile Eddie Redmayne.

Son zamanların en çekişmeli erkek oyuncu oscarı olacak ve açıkçası Redmayne mi Keaton mu kazanacak kimse bilmiyor. Stephen Hawkings’i inanılmaz bir şekilde canlandıran Redmayne bir adım önce gibi gözüküyor ama Keaton da Birdman’de inanılmazdı, ben Redmayne kazanmalı diyorum ama sanki akademi Keaton’a verecek oscarı.

En iyi yönetmen: Richard Linklater-Boyhood, Alejandro Gonzalez İnarritu-Birdman, Bennett Miller-Foxcatcher, Wes Anderson-The Grand Budapest Hotel, Morten Tyldum- The Imitation Game.

En iyi yönetmen dalında da iki favori var biri 12 senede çektiği Boyhood’la Richard Linklater, diğeri Birdman’le İnarritu, ben oyumu 12 sene hatrına Linklater’e veriyorum, umarım akademi de benim gibi düşünür ve Linklater kazanır.

Ve geldik Oscar töreninin en önemli ödülü olan en iyi film ödülüne

En iyi film: Boyhood, Birdman, American Sniper, The Imitation Game, Selma, The Theory of Everything, Whiplash, The Grand Budapest Hotel

Nasıl en iyi yönetmen dalında Boyhood’un yönetmeni Linklater ve Birdman’in yönetmeni İnarritu arasında bir çekişme varsa en iyi filmde de Boyhood ile Birdman arasında bir çekişme yaşanıyor, son 10 senede tören günü hangi filmin kazanacağı belli olurdu ama şimdi o zarf açılıp kazanan isim açıklanana kadar inanılmaz bir heyecan yaşanacak ve gerçekten kimse hangi filmin kazanacağını bilmiyor.

Golden globe, bafta, eleştirmenler ödülünü Boyhood kazandı, oyuncular birliği ödülünü ve bugün açıklanan bağımsız ruh ödüllerini ise Birdman kazandı. Yarışın başında Boyhood öndeyken sonlara doğru Birdman onu yakaladı ve inanılmaz çekişmeli bir yarış var şu an iki film arasında. Bana kalsa ben The Grand Budapest Hotel’in kazanmasını isterim, bu iki filmden de çok daha iyi bir filmdi ama maalesef en iyi film oscarını ya Boyhood ya da Birdman kazanacak, bu iki filmden hangisi kazanır derseniz akademi 12 yıllık emeğe arkasını dönmeyecektir ve en iyi film oscarını Boyhood kazanacaktır.

21 Ocak 2015 Çarşamba

OSCAR ADAYLARI


Oscar adayları 2 gün önce açıklandı, işlerimin yoğunluğundan anca yazabiliyorum aday değerlendirmesini, akademi yine büyük saçmaladı ve kesinlikle aday olması gereken oyuncu ve filmleri aday göstermedi, şimdi dal dal Oscar adaylarını bir değerlendirelim.
En iyi film dalında bu sene 8 film seçti akademi, biliyorsunuz 5 sene önce 5 film sınırlamasını kaldırıp 5-10 film arası yapmıştı ve bu 5 senede her sene farklı sayıda aday göstermişti akademi, geçen sene 9 aday varken bu sene bu sayı 8’e düştü, o zamanda demiştim, 5 aday sınırı tekrar geri gelmeli, 5-10 arası gerçekten çok saçma. Neyse gelelim bu sene aday gösterilen filmlere.

En iyi film:
Boyhood, Birdman, The Grand Budapest Hotel, The Imitation Game, The Theory of Everything, Selma ve Whiplash zaten aday olması gereken filmlerdi 8. Aday American Sniper ise tamamen milliyetçilik duygularına göre verilen bir karar olarak akademiye yakışmadı, eğer 8 aday olacaksa 8. Kesinlikle Nightcrawler olmalıydı ya da illa American Sniper’ı alacaksa 9. Olarak Nightcrawler’ı da almalıydı, o güzel filmin hakkını yedi akademi. 

En iyi erkek oyuncu: 
En iyi erkek oyuncu dalında aday gösterilen 5 aktörün dördü kesinlikle burda olmayı hak etti ama 5. Olarak American Sniper’da milliyetçilik gazı veren Bradley Cooper yerine Nightcrawler’da kariyer rolünü oynayan Jake Gyleenhaal olmalıydı 
Steve Carell’ı normalde komedi filmlerinde görmeye alışığız ama Foxcatcher’da istediği zaman dram filmlerinde de en az komedi filmlerindeki gibi harika oynayacağını göstermiş.
Benedict Cumberbatch ünlü matematikçi Alan Turing rolünde çok iyi bir performans sergilemiş The Imitation Game’de
Michael Keaton Birdman’de adeta oyunculuk dersi vermiş
Eddie RedmayneThe Theory of Everything’de Stephen Hawking inanılmaz canlandırmış
Ama Bradley Cooper American Sniperda Amerikan halkına gaz vermekten başka bir şey yapmamış, akademi Jake Gyleenhaal yerine Cooper’ı aday göstererek büyük eyyam yapmış.

En iyi kadın oyuncu:
Akademinin hakkını verdiği ender dallardan biri en iyi kadın oyuncu dalı olmuş.
Marion Cotillard Two Days one Night’ta çaresizlik içindeki bir kadın nasıl oynanacaksa öyle oynamış
Felicity Jones The Theory of Everything’de Stephen Hawkings’in eşini harika canlandırmış
Rosamund Pike Gone Girl’de öyle bir oynamış ki filmden çıkan herkes ondan nefret ediyordu
Reese Witherspoon’da Wild’da yine usta oyunculuğunu konuşturmuş.

En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Bu dalda da bir polemiğe gerek bırakmayacak doğru seçimler yapmış akademi.
Robert Duvall The Judge’da ne kadar usta bir oyuncu olduğunu göstermiş ve gerçekten inanılmaz oynamış
Ethan Hawke Boyhood’da 12 seneye yayılan harika bir oyunculuk sergilemiş,
Edward Norton Birdman’de ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu göstermiş
Mark Ruffalo Foxcatcher’da Steve Carell’la birlikte harika bir oyunculuk sergilemiş
J.K Simmons Whiplash’de seyirciyi kendisine küfrettirecek kadar sinir bozucu bir oyunculuk sergilemiş

EN iyi yardımcı kadın oyuncu:
Bu dalda 4 adaya lafım yok ama Keira Knightley maalesef hak etmediği bir adaylık almış, yıllardır söylerim Knightley oyuncu falan değil ama ısrarla en iyi filmlerde rol alıyor yıllardır, nasıl ona rol veriyorlar hala anlamış değilim hadi rolü veriyorlar peki akademi nasıl en iyi oyuncu oscarına aday yapıyor gerçekten bunu anlamıyorum
Patricia Arquette Boyhood’da harika bir anne kompozisyonu çizmiş
Laura Dern Wild’da Reese Witherspoon’la karşılıklı döktürmüş ve oyunculuk dersi vermiş
Emma Stone Birdman’de iki usta oyuncu Edward Norton ve Michael Keatonl’a beraber hiç sırıtmadan oynamış ve bu adaylığı hak etmiş
 Meryl Streep film çektiği her sene oscara muhakkak aday olduğu için ve bu sene de film çektiği için aday olmuş
Keira Knightley yerine Snowpiercer’daki rolüyle Tilda Swinton’un aday olması gerektiğini düşünüyorum ben, Tilda varken Keira’yı seçmek Ferrari varken Ford tercih etmek kadar saçmalık olmuş.

En iyi yönetmen:
Bu dalda da 4 aday hak ederek adaylık almışlar;
Birdman’de Alejandro Gonzales Inarritu, Boyhood’da Richard Linklater, Foxcatcher’da Bennett Miller ve The Grand Budapest Hotel’de Wes Anderson ama 5.adaylıkta akademi yine eyyamın dibine vurmuş ve senenin en iyi filmlerinden biri olan Whiplash’in yönetmeni Damien Chazelle’i harcamış, üstelik Chazelle bu harika filmi ilk yönetmenlik deneyiminde çekmesine rağmen ve onun yerine The Imitation Game’in yönetmeni Morten Tyldum’u aday göstermiş, bu seçime açıkçası saygı duymak imkaansız, kesinlikle Chazelle hak ediyordu adaylığı.

En iyi animasyon filmi:
Akademinin Senenin açık ara en iyi animasyonunu aday bile göstermemesi gerçekten ben dahil herkesi şaşırttı evet sizin de aklınıza gelen animasyondan bahsediyorum The Lego Movie. Akademi TheLego Movie’yi bu dalın tek favorisi olması lazımken aday bile göstermedi, Oscar adaylarının açıklandığı gece dağıtılan eleştirmen ödüllerinde en iyi animasyon ödülünü kazandı The Lego Movie, akademi nasıl böyle bir saçmalık yaptı akıl alır gibi değil gerçekten. 
The Lego Movie olmadığı için aday 5 animasyon da şu an oscarı kazanabilecek durumda, bunlar Big Hero 6, How to train your Dragon-2, The Boxtrolls, Song of the Sea ve Japon animesi The Tale of Princess Kaguya.

En iyi yabancı film:
Animasyon dalındaki skandalın aynısı yabancı film dalında da yaşandı, senenin en iyi filmlerinden biri olan İsveç yapımı Forje Majeure aday gösterilmedi ve hemen akabinde eleştirmen ödüllerinde en iyi yabancı film ödülünü kazandı. Ben en iyi yabancı dalında Ida’yla Forje Majeure’yi favori görüyordum ama Forje Majeure’nin aday gösterilmemesinden sonra Ida tek favori kaldı, Ida-Polonya dışındaki adaylar ise 
Timbuktu-Moritanya, Leviafan-Rusya, Tangerines-Gürcistan ve Wild Tales-Arjantin .

Evet bu sene de akademi adayları açıklarken yaptığı eyyamlarla çok tartışıldı, şimdi 22 şubatı bekleyip kimlerin Oscar kazanacağını göreceğiz, umarım adaylıkları açıklarken yaptığı eyyamı kazananlarda yapmaz akademi.