10 Eylül 2017 Pazar

SAMOS



Uzun zamandır gitmek istiyordum Samos’a , giden arkadaşların öve öve bitirememesi sebebiyle çok merak ediyordum, ağustos’un ilk haftasonu için planımızı yaptık ve Samos’a gitmek için feribot biletlerimizi aldık, Kuşadası limanından Samos’un Pythagorio limanına feribotla 1 saat 10 dakikada gidiyorsunuz ama bizim arkadaş pythagorio’ya alması gerekirken diğer liman olan Vathi limanına almış bileti, vathi pythagorio’ya göre daha sakin bir liman, arkadaşın hatasından dolayı vathi limanına indik, orası 20 dakika daha uzun sürüyor, 1 saat 30 dakika süren yolculuktan sonra Vathi limanına indik, hemen arabamızı kiralamak için limanın karşısındaki manos rent a car’a gittik, eğer daha önceden rezervasyon yaptırmazsanız araba bulma şansınız çok az çünkü herkes rezervasyon yaptırarak gidiyor ve dolayısıyla araba kalmıyor, manos’ta bize rahat edersiniz diye peugeot’un cabriosunu verdiler ama rahat etmek bir yana çok rahatsız bir arabaydı, her bindiğimizde arabayı veren ablanın kulaklarını çınlattık diyebilirim. Arabamızı aldıktan sonra otele uğramadan kendimizi direk denize atalım dedik ve Samos’a gitmeden önce araştırdığımız ve listelediğimiz plajların ilki olan Lemonakia plajından başladık.
Lemonakia plajı küçük bir koya konumlanmış çok güzel bir plaj ve tek bir tesis var, hem yemek hem de içki servisi yapan, açıkçası internette çok gereksiz övgüler alan Lemonakia plajını beğenmedik, tesisde de bir güzel kazıklandık, 4 bira ve küçük patates tabağına 28 Euro bayıldık. Lemonakia’da 1 saat yüzdükten sonra onun hemen yanındaki Tsamadou plajına geçtik.
Tsamadou Lemonakia’ya göre daha büyük ve birden fazla tesisin olduğu bir plaj ve içinde nudistlerin de olduğu bir bölüm var, Tsamadou plajının Lemonakia’dan tek artısı biraz daha büyük olması ve birden fazla tesis olduğu için kazıklanmamamız. Nudistlerin olduğu taraf havlunu serip denize girdiğin ve herkesın kendi halinde olduğu bir yer ve plajın en sağında kalıyor, biz plajın en solundaki beach club’a oturduk, güzel müzikler eşliğinde biralarımızı içerek güneşin ve denizin tadını çıkardık, Lemonakia ve Tsamadou plajlarının denizi çok temiz ama iki plaj da kum değil, taş ve çakıllardan oluşan plajda kesinlikle deniz ayakkabısına ihtiyaç var, eğer gidecekseniz deniz ayakkabısı almadan gitmeyin derim. Tsamadou’da 2 saat yüzdükten sonra adanın batısında kalan Potami Beach’e gitmek için arabamıza bindik ve tabi ki arabayı bize rahat edersiniz diye kiralayan ablanın kulaklarını çınlatarak yolumuza koyulduk, Potami biraz daha uzakta kaldığından yaklaşık 25 dakikalık bir yolculuktan sonra Potami’ye ulaştık, Potami biz gittiğimizde çok dalgalıydı o yüzden orada denize girmek istemedik, deniz güzel, uzun bir kumsalı var ve plajda beach volley etkinliği vardı ama çok dalgalıydı, biraz oturup beach volley oynayanları izledikten sonra ilk günümüzde planladığımız son plaj olan Psili Ammos plajına gitmek için yola koyulduk. 


Samos’ta iki tane Psili Ammos var, biri batı kıyısında, diğeri doğuda, biz ilk gün batıdaki Psili Ammos’a gittik, Potami’den Psili Ammos yolu biraz uzun, rahat arabamızla yaklaşık 40 dakikalık yoldan sonra Psili Ammos’a vardık, ilk gün gittiğimiz plajlar arasında en güzelini sona bırakmışız onu anladık, Psili Ammos diğer plajların aksine tamamen kumdan oluşan bir plajdı ve denizi de gerçekten çok güzeldi, biraz geç gittiğimiz için pek insan yoktu ama bu bizim işimize geldi, kendi kendimize ok eğlendik Psili Ammos’ta, yaklaşık 1 saat 30 dakika vakit geçirdikten sonra hava kararmadan otelimize yerleşmek için Psili Ammos’tan çıkıp Pythagorio’daki otelimize gittik, adanın en batısından doğusuna gideceğimiz için yolumuz uzundu ve yollar virajlıydı, yaklaşık 1 saat 20 dakika süren yolculuktan sonra Samos’un merkezi olan Pythagorio’ya ulaştık fakat inanılmaz bir kalabalık vardı ve her yerde polis, meğerse 5 Ağustos Samos’un kurtuluş günüymüş ve biz de Samos’a gele gele o gün gelmişiz, otele yerleşmek için arabamızı park edecek yer bulamadık o kalabalıkta ve otelden 2 km uzaklıkta bir yere bırakmak zorunda kaldık arabayı, arabayı bıraktıktan sonra bavullarla otelimizi bulduk, otelin sahibi çok konuşan ama çok iyi bir adamdı, bizi odalarımıza yerleştirdi, odamıza yerleşip 15 dakika dinlendikten sonra limana gidip yemek yemek için otelden çıktık, limana gittiğimizde inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştık, limanda Samos’un türklerden kurtuluşu kutlamaları vardı, herkes elinde telefon kutlamaları çekiyordu, limandaki restoranların çalışanları bile servisi bırakmış ellerinde telefonları kurtuluş kutlamalarını çekiyordu, gerçekten çok kalabalıktı, kutlamaları izlerken ben yaşa mustafa kemal paşa yaşa diye bağırırken eşim ve arkadaşlar sus şimdi dayak yiyeceğiz senin yüzünden diye beni susturmaya çalıştılar, açıkçası temsili kutlamalarda türklerden adayı cesurca savaşarak aldık dedi kutlamaları seslendiren kişi ama maalesef samos’un da dahil olduğu 12 adayı İsmet İnönü’nün Yunanistan’a hediye ettiğini biliyoruz. O kalabalıkta müsait bir taverna bulup yemek yemek için biraz gezindik ve sonunda boş masa sandalye bulduğumuz bir tavernaya kendimizi attık, deniz mahsullerinden oluşan bir tabak, tsatziki ve greek salad ve tabi ki ozuo’dan oluşan akşam yemeğimizi yedikten sonra günün yorgunluğunu atmak ve sabah dinç olarak kalkıp planımızın geri kalanını tamamlamak için otelimize geçtik. 

Adadaki 2. Ve son günümüz olan Pazar günü sabah 9’da kalkıp, check-out’umuzu yapıp adanın en övülen plajlarından Livadaki’ye gitmek için yola çıktık. Pythagorio’dan yaklaşık 20 dakika süren yolculuktan sonra Livakadi’ye geldik, Livadaki plajına inmek için çok bozuk bir yola giriyorsunuz, yol o kadar kötü ki acaba geri mi dönsek diye düşünmedik değil ama azmettik ve plaja kadar devam ettik, ne de olsa araba bizim değildi, rent a car düşünsün dedik ve bozuk yolda devam ettik, plaja geldiğimizde henüz boştu bizden başka 6-7 kişi daha vardı, arabamızı park ettik ve kendimizi plaja attık, bir de ne görelim, inanılmaz güzerl bir deniz, harika bir kum, ilk gün gittiğimiz 4 plaj bir yana Livadaki bir yana diyebilirim, gerçekten cennetten bir kare gibiydi livadaki plajı, biz gittiğimizde tenha olan plaj saat 12 olduğunda inanılmaz kalabalıklaştı ve gelenler şezlong bulamamaya başladı, biz arabayı park ettiğimizde otoparkta 3 araç daha vardı ama saat 12’de otopark dolmuş insanlar yola park ediyorlardı, saat 9.30’dan 2’ye kadar livadakide vakit geçirdik ve açıkçası oradan ayrılmak istemedik ama arkadaşlar diğer psili ammos’u görmek istedikleri için isteme istemeye cennetten bir köşe olan livadaki’den ayrılmak zorunda kaldık. Livadaki’den çıktıktan sonra 2. Psili Ammos’a gitmek için yola koyulduk, Psili Ammos bölgesindeki Mikali Beach’e gittik.

Mikali Beach’de güzel bir plajdı, kumdan oluşuyordu ve deniz ayakkabısına gerek kalmadan denize rahatça girebiliyorsunuz orda, Mikali Beach’i diğer plajlardan ayıran özelliği ise Müziğin sesinin daha yüksek olması ve diğer plajlarda asla karşılaşmadığımız şezlongun 5 euro olmasıydı, iki şezlonga 10 euro verdik ve biz gittiğimizde happy hour başlamak üzereydi, dj kabine geçti ve bu yazın popüler şarkılarını çalmaya başladı, bizde bistromuzda biralarımızı yudumlayıp müziklere eşlik ettik, Mikali Beach gittiğimiz diğer beachlere göre çok daha kalabalık bir plajdı ve samos gençlerinin tercih ettiği tabir-i caize piyasa bir mekandı. Mikali Beach’de 2 saat takıldıktan sonra artık yavaştan feribotumuzun kalkacağı Pythagorio limanına gitmek için yola koyulduk, yarım saat süren yolculuktan sonra feribotumuzun kalkacağı limana geldiki feribotumuz saat 7’deydi, biraz Pythagori’da gezdikten sonra saat 18.30’da feribotumuza geçtik ve 1 gece 2 günlük Samos gezimizi sonlandırmak üzere kuşadasına doğru yola çıktık.


Bu güne kadar gittiğim Yunan adaları içinde Samos sadece Sakız’dan daha güzeldi, Kos-Rodos-Mykonos-Santorini ve Girit’ten kötüydü, bir daha gider miyim derseniz, dünyada gidilecek çok yer varken samos’a bir kere daha gitmek saçmalık olur derim ama bir daha gitsem sırf Livadaki plajı için giderdim. Samos kendi çapında ufak ve tatlı bir ada, Çeşme-Bodrum’da kazıklanacağınıza Samos’a gidip çok daha uyguna tatil yapabilirsiniz. Yunan adaları genel olarak Çeşme ve Bodrum’a göre çok ucuzlar ve çok daha kaliteliler, o yüzden Kuşadasından 1 saat süren Samos’a gidin derim.

8 Eylül 2017 Cuma

TALLİNN




Riga’dan Tallinn’e arabayla yaklaşık 4 saat 20 dakikalık bir yolumuz vardı ve yol üstünde Parnu'ya da uğrayacağımız için yola erken çıkmamız gerekiyordu, sabah 9’da Riga'dan hareket ettik ve 3 saatlik bir yoldan sonra Parnu'ya vardık, Parnu Estonya'nın yazlık şehriydi, nasıl İstanbul'lular yazın İzmir'e akın ediyolarsa Tallinn’lilerde Parnu'ya akın ediyorlarmış. Biz de her ne kadar baltıklarda sezon bitsede Parnu'yu görmeden Tallinn'e geçmeyelim dedik ve baltıkların yazlık mekanı, Estonların denize girdiği yer olan Parnu'ya gittik. Parnu'ya gittiğimizde Parnu'da maraton vardı ve zaten 40 bin nüfusu olan küçücük bir yer olan Parnu'da hemen hemen herkes maratondaydı, arabayı park edip, Parnu sahiline yürüdük ve gerçekten harika bir manzarayla karşılaştık, baltık denizi karşımızdaydı plajı bembeyaz kumla kaplıydı, tabi ki denize kimse girmiyordu çünkü artık 3 eylül olmuştu, 15 gün önce gelseydik eminim ki plajda bir sürü güneşlenen ve denize giren olacaktı ama maalesef sezon kapandıktan sonra gidebilmiştik Parnu'ya, denizde bir 15 metre geri çekilmişti, kumsalda biraz yürüdük ve o harika atmosferde bol bol fotoğraf çektirdikten sonra Parnu'dan ayrılıp Tallinn’e doğru yol aldık.



Parnu Estonya'nın en güneyinde Tallinn’de en kuzeyindeydi ve en güneyden en kuzeye 1 saat 40 dakikada vardık, Estonya o kadar küçük bir ülke işte, Tallinn’e vardıktan sonra hemen otelimize yerleştik, otelimiz de old town’un içinde olduğundan otelden çıkar çıkmaz old town’a girmiş olduk ve otelden aldığımız haritayla beraber Tallinn’i gezmeye başladık. merkez meydandan gezimize başladık, Fat Margeret kulesi, St Olavs church, Toompea kalesi, Alexander Nevsky katedrali, Maiden kalesi, Kiek in de kök, Özgürlük meydanı ve Virgin Mary katedralini gezdikten sonra biraz dinlenmek için merkez meydanda bir cafeye oturduk ve Tallinn’in yerel birasından içtik, dinlendikten sonra bu sefer new Tallinn’i gezmek için old Tallinn’den çıktık ve şehrin graffitilerle kaplı caddesi olan Telliskivi Loomelinnak’a gittik.

Tallinn’in bu bölgesinde hemen hemen her duvarda bir graffiti görmeniz mümkün ve bu graffitiler şehre renk katmışlar, adeta turistik bir yer olmuş o bölge ve turistlerde o graffitileri görmek için Telliskivi Loomelinnak’ı ziyaret ediyor ama gerçekten de Tallinn’e giden herkesin bu bölgeye gidip o sanat eseri graffitileri görmesi gerekiyor diye düşünüyorum, ordaki yüzlerce graffitiyi de gördükten sonra tekrar old town’a gittik ve hediyelik eşyalarımızı alıp karnımızı doyurmak için hesburger’e gittik. Hesburger tm Baltıklarda bulunan bir fast food zinciri ve bizim baltıklar gezimizde sıkça girdiğimiz bir yer, 3 euro 60 cent’e gayet doyurucu bir menü alabildiğiniz harika bir fast food zinciri, eğer hesburger olmasaydı baltıklar gezimizde aç kalabilirdik, Litvanya'da da Letonya'da da Estonya'da da hesburger imdadımıza yetişti, hatta bir ara hesburgeri Türkiye'ye mi getirsek acaba diye düşünmedik de değil. hesbusgerde karnımızı doyurduktan sonra sabah erkenden kalkıp arabamızı bırakıp feribotla Helsinkiye geçip ordan da uçakla İstanbul'a döneceğimizden otelimize dönüp bavullarımızı toparlayıp uyuduk ve sabah 6.40’da çıkıp arabamızı kiraladığımız şirkete bırakıp ordan Helsinki feribotumuzun kalktığı limana gittik. 

6 gece 7 gün süren Finlandiya-Litvanya-Letonya ve Estonya gezimiz gerçekten çok keyifliydi evet günde ortalama 20 km yürüyerek yorulduk açıkçası ama bir şehri gezmenin en iyi yolu yürümek değil midir? Finlandiyayı iskandinav ülkesi olarak sayarsak Finlandiya ve Baltık ülkeleri gezimizin tek negatif yanı donmamız oldu, bu mevsimde İzmir'de 32 derecede terlerken biz orda 15 derecede resmen donduk, daha önce ağustosta üşüdüğüm olmamıştı, bu da bir deneyim oldu, soğuk dışında başka hiç bir kötü şey yaşamadık.

Bu 4 ülkeyi karşılaştıracak olursam eğer en pahalı ülke tabi ki de Finlandiya'ydı, onu sırasıyla Letonya ve Estonya takip etti, en ucuz ülke Litvanya'ydı, en sevdiğim ülke de Litvanya oldu açıkçası bunun ucuz bir ülke olmasıyla alakası gerçekten yok, Litvanya'dan sonra sırasıyla Estonya-Finlandiya oldu, en sevmediğim ülke de Letonya oldu çünkü sovyetler etkisinden hala kurtulamamış bir ülkeydi letonya ve letondan çok rus vardı ülkede. 

Sovyetler birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını kazanan Litvanya-Letonya-Estonya'dan Estonlar ve Litvanlar tamamen Sscb etkisinden kurtulmuş fakat Letonya'da hala ciddi anlamda Sscb etkisi görülmekteydi, zaten en çok Rus'un yaşadığı baltık ülkesinin de Letonya olması bunu kanıtlayan bir istatistik. Hiç aklımızda yokken bir anda hadi baltıklar yapalım diyerek gittiğimiz bu destinasyon sonunda iyi ki gitmişiz dediğimiz güzellikte oldu, herkese baltık ülkelerini görmeyi öneririm ama gidecekseniz kesinlikle 15 ağustostan sonra gitmeyin, gezerken üşümenin alemi yok, sıcak sıcak gezmek için temmuz en ideal ay bence.

RİGA

Kaunas’tan sabah 10 gibi yola çıktık ve yolumuzun üstündeki Hill of Crosses’a uğrayıp yola devam ederek Riga'ya geçtik. Hill of Crosses Kaunas Riga ortasında bulunan Siauliai’deydi, Siauliai Litvanya'nın Vilnius ve Kaunas'tan sonra 3.büyük şehriydi, Hill of Crosses içinde 2000’den fazla hacın bulunduğu ve hristiyanlar için önemli bir yerdi, oraya gitmeden Litvanyayı terk etmek olmazdı, Siauliai Kaunas’tan 2 saat süren uzaklıktaydı, Riga’da Siauliai’den 2 saatti yani gideceğimiz yer Kaunas'la Riga'nın tam ortasındaydı, Siaulia’ye uğrayıp Hill of Crosses’ı gördük, Litvanyaya gidecek olan arkadaşlara tavsiye bu muhteşem yeri kesinlikle ziyaret edin, Hill of Crosses’da yarım saat durduktan sonra Riga'ya gitmek için yola koyulduk, saat 3 gibi Riga'ya vardık ve hemen bavullarımızı otele bırakıp Riga'yı keşfetmek için dışarı çıktık. 



Riga’da gezeceğimiz yerlerin hepsi old town’daydı ve old town’a girip yaklaşık 3 saatte her yeri gezdik, Riga kalesi, İsveç kapısı, The Cat house, House of Blackheads, St Peters church ve Riga'nın bence görülmeye değer en önemli yeri olan Özgürlük anıtı, buraları gezdikten sonra old town’da kurulan kermeslerin önünde siyah ekmek içinde burger yedik, bu zamana kadar yediğim en iyi burgerlerden biriydi diyebilirim, inanılmaz lezzetliydi, black burger diyorlardı adına, keşke Türkiye'de de olsa dedim açıkçası çünkü gerçekten tadı mükemmeldi, old townu bitirip karnımızı doyurduktan sonra biraz da new townu gezelim dedik ve bizim boğaziçi köprüsünün bir benzeri olan riga köprüsü manzaralı baltık denizinin hemen yanındaki banklara oturup denizi izledik ve o güzel manzarada fotoğraf çekildik.

Riga'yı da gezip bitirdikten sonra bir şeyler yiyip içmek için Amerikan tarzında yapılmış bir mekan olan Moonshine’a gittik, Moonshine gerçekten çok güzel bir mekan, tamamen Amerikan tarzında ve içi çok güzel, orda oturup hem dinlendik hem de canlı müzik dinledik ve sonra gece cluba gitmek üzere otelimize gidip üstümüzü değiştirdik, önce Riga’nın en iyi gece clublarından Coyote fly’a gittik fakat bizden 410 euro talep ettiler giriş için, tabi ki o parayı duyunca girmedik mekana, ben İbiza- St Tropez-Mykonos’da bulunuş biri olarak hayatımda bir mekana girmek için 410 euro istediklerine şahit olmaımıştım sağolsun Letonya'da bunu da yaşattılar, coyote fly’dan şehrin diğer iyi clublarından biri olan club 69’a gittik, orda da girişe 80 euro istediler, evet 410 euroya göre daha uygun bir fiyattı ama açıkçası içerisine girip zaten içerek para harcayacğımız bir mekana giriş ücreti vermek bana pek mantıklı gelmediğinden oraya da girmek istemedim ve taksi çağırıp tekrar old town’a gittik.

Riga’da mekanlara girmek için ciddi bir parayı gözden çıkarmak gerektiğini de tecrübe ettikten sonra old town’a geldik, orası da gayet hareketliydi, bir mekanda gençlerin deli gibi oynadığını görünce gittik, bu seferde girişteki kimlik istedi, kimliklerimizi gösterdik ama o bu clubın bu gece sadece tıp öğrencilere ayrıldığını ve sadece tıp öğrencilerinin kimlik göstererek girdiğini söyledi, gittiğimiz 3.mekandan da açıkçası elimiz boş dönünde anladık ki bize rigada club nasip değilmiş, moralimiz bozularak otelimize geri döndük çünkü sabah erkenden Estonya’ya gitmek için yola çıkacaktık. 

LİTVANYA(Vilnius-Kaunas)

Finlandiya'da geçirdiğimiz iki geceden sonra yolculuğumuza Baltık ülkeleriyle devam ettik, Helsinki'den Tallinn’e Linda Lines'la 2 saatlik bir feribot yolculuğu sonra vardık ve Tallinn’den kiraladığımız arabayla baltık ülkelerinin en güneyinde olan Litvanya’ya gitmek için yola koyulduk.

Tallinn’den saat 12.30’da çıkıp 8 saat süren bir araba yolculuğundan sonra Litvanya’nın başkenti Vilnius’a vardık, yolculuğumuzun %70’inde yollar tek yöndü ve inanılmaz Tır trafiği vardı ama yolun manzarası o kadar güzeldi ki yolculuk nasıl geçti anlamadık, Tallinn’den Vilnius’a kadar 8 saatlik yolda sağımız solumuz yemyeşil ağaçlarla kaplı bir yolda arabamızı sürdük ve 8 saat bizi yormadı açıkçası. Vinius’a varır varmaz otelimize yerleştik ve şehri keşfetmek için hemen dışarı çıktık. Otelimiz old town’a 100 metre uzaklıkta bir yerdeydi, o yüzden otelden çıkar çıkmaz old town’un içine daldık ve dalar dalmaz şok olduk, her yerde etekleriyle sallanan İskoçlar vardı, bir ara acaba biz yanlışlıkla Litvanya yerine İskoçya'ya mı geldik acaba diye düşünmedim değil çünkü her barda, her cafede, her restoranda İskoç vardı, bu kadar çok İskoçun burda işi ne diye düşünürken milli maç haftasında olduğumuzu hatırladım ve hemen internete girip düşündüğümü doğruladım, cumartesi günü Vilniusta Litvanya-İskoçya maçı vardı bu yüzden İskoçlar cuma gününden Vilniusa akın etmişti, old town’u geçip Vilnius’un en kalabalık caddesi olan Vilniaus gatveye geçtik ve bir de ne görelim Amerika'nın meşhur fast food restoranı Hooters ordaydı, bu zamana kadar gittiğim hiç bir yerde görmediğim Hooters’ı ilk defa Vilnius’ta görmek beni açıkçası şaşırtmıştı, o şaşkınlıkla hemen Hooters’a oturduk, zaten kurt gibi açtık ve karnımızı Hooters’da doyuracak olmanın verdiği keyifle dört bir tarafımızı saran sarhoş İskoçları izledik. Hooters’da karnımız doyurup İskoçlarla sohbet ettikten sonra Litvanya gecelerine akmak için hazırdık artık, Hooters’dan çıkıp caddede yürümeye başladık, Vilnius'un en işlek caddesi olan Vilniaus gatvede bir sürü pub ve bar var, hangisine gireceğimizi şaşırdık açıkçası ve caddenin sonuna kadar yürüyerek hepsine baktık ve sonunda Bardakas’a girmeye karar verdik.

Bardakas Türkiye de dahil bu zamana kadar gittiğim ülkelerde girdiğim mekanlarda açık ara en iyilerinden biriydi, hem içindeki insanlar çok kaliteliydi hem de o kalitenin tersine fiyatlar çok uygundu, İstanbul'da öyle bir mekanda 1.5 litrelik mojitoya ne alırlar bilmiyorum ama orda biz 15 euro verdik, evet 15 euro, o fiyatları görünce gerçekten şok olmuştuk, Bardakas’ta kendimizi müziğin ritmine kaptırdık ve gerçekten çok eğlendik, müziklerde güzel, içerdeki ambiyans güzel, insanlar güzel, kısacası bardakas gerçekten çok güzel bir mekandı, Vilnius’a gidecek herkese kesinlikle öneririm bardakas’ı. 

Arkadaşlar hadi çıkalım başka bir mekana daha gidelim dedikçe durun burası güzel diyerek 1 saat daha fazla kaldık ama sonunda beni zorla da olsa çıkarmayı başardılar bardakas’tan, bardakas’tan çıkıp old town’a yürüdük ve kalabalık bir mekan gördük, sorduğumuzda erasmus partisi olduğunu söylediler, Litvanya’da okullar 1 eylülde açılıyormuş, 1 eylül hangi güne gelirse gelsin, bu sene 1 eylül cuma günüydü okullar açılmadan bir gün öncede erasmus partide öğrenciler kaynaşıyordu, daha önce hiç erasmus partisine girmediğim için girelim dedik ve 4 kişi 10 euro vererek partiye girdik, içerisi inanılmaz kalabalıktı ve herkes çılgınlar gibi eğleniyordu, orda 1 saat kaldıktan sonra sabah Vilnius'u gezeceğimiz için partiden çıkıp otelimize gittik ve uyuyarak enerjimizi topladık.



1 eylül cuma günü sabahı erkenden uyanıp Vilnius'u gezip ordan da 2 gibi çıkıp Kaunas’a geçecektik o yüzden sabah 9’da otelden çıkıp Vilnius'u gezmeye başladık, otelimiz old town’a 100 metre olduğu için şanlıydık, otelden çıktık ve direk old town’a girdik, old town’u new town’a bağlayan sokağın adı Pilies sokağı, Vilnius'un en meşhur sokaklarından biri, Pilies’de gezinerek aşağı indik ve katedral meydanına gittik, katedral meydanında tahmin edeceğiniz gibi Vilnius katedrali var ve o meydan Vilniusun kalbinin attığı meydan, orada oturup geleni geçeni izlemek bile insana iyi geliyor, katedral meydanından gece gittiğimiz vilniaus gatveye gittik, 1 eylül’de okullar açıldığından her yer öğrenci kaynıyordu ve hepsinin elinde de çiçek vardı, sanırım öğretmenlerine götürüyorlardı, kraliyet sarayını da gezdikten sonra St Anne kilisesine gittik, gotik bir mimariye sahip olan St Anne kilisesi mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri, St Anne kilisesini de gezdikten sonra Uzupis bölgesine gittik, Uzupis Vilnius içinde ufak bir yer ve kendi anayasaları hatta marşları bile var, burasıda mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Uzupis'in orda Vilnius nehi var, nehrin yanında bir cafeye oturup bir şeyler içtik ve ardından Vilniusta görmemiz gereken son yer olan Gediminas kulesini görmek için yola koyulduk, Gediminas kulesinden tüm Vilnius'u kuş bakışı görebilirsiniz o yüzden kesinliklie görülmesi gereken bir yer Gediminas kulesi, biz gittiğimizde fünikiler bakımdaydı o yüzden yaklaşık 15 dakika süren bir tırmanıştan sonra kuleye vardık ama değdi açıkçası çünkü dediğim gibi tüm Vilnius ayaklarınızın altında kalıyor, orada 45 dakika kalıp Vilniusu izledikten sonra saat 1’e gelmişti ve bizim Vilnius2tan Kaunas'a gitmemiz gerektiğinden yavaştan arabaya binip yola koyulma zamanı gelmişti, Gediminas'tan inip otelimizin otoparkında bulunan arabamıza gitmek için old town’dan geçtik, İskoçlar yine her yerdelerdi, akşam maç öncesi içmeye başlamışlardı, gaydalarını çalarak marşlar söylüyorlardı, bir İskoç'tan canlı olarak gayda dinlemek de nasip oldu üstelik vilniusta, old town’u tekrar gezerek ve almamız gereken hediyelik eşyaları alarak arabamıza bindik ve Kaunas yoluna koyulduk. 



Vilnius’tan Kaunas normalde 1 saat 30 dakika ama Vilnius-Kaunas yolu üstünde mutlaka uğramanız gereken harika bir yer var TRAKAİ, Litvanya'ya gelip burayı es geçmek gerçekten saçmalık olurdu, Trakai es geçilemeyecek kadar muhteşem bir yer, Vilnius'tan yaklaşık 25 dakika uzaklıkta ve tabi ki Trakai’yi es geçmedik ve arabamızın rotasını Trakai’ye çevirdik, vardığımızda gerçekten büyülendik, Trakai castle nehrin üzerine kurulmuş ve muhteşem manzarasıyla tüm heybetiyle karşımızdaydı, fotoğraf çekmeyi bilmeseniz bile o manzara karşısında çekeceğiniz fotoğraf sanat eseri gibi gözükecek bir manzaradan bahsediyorum, tabi ki oranın tadını çıkardık, kaleyi gezdik, oturduk, hemen karşısındaki cafede oturup kaleye karşı kahvemizi içtik ve bol bol fotoğraf çektik, Trakai’yi de gezdikten sonra artık Kaunas’a gitmek için yola koyulmamız gerekiyordu, yaklaşık 2 saatlik yolculuktan sonra Kaunas’a varacaktık ama maalesef yol çalışması olduğundan yolculuğumuz 3 saat sürdü, vardığımızda hava kararmıştı, hemen otelimizi bulduk ve yerleştik ve ardından oteldeki resepsiyonist ablanın tavsiye ettiği, kaunas’ın en kalabalık caddesine gittik. 

Rotuses caddesi aynı zamanda kent meydanınında içinde olduğu cadde, Kaunas Litvanya'nın üniversite şehri, en çok üniversite Kaunas’ta var ve dolayısıyla öğrenci şehri diyebiliriz Kaunas’a, rotuses caddesinde biraz dolaşıp bir pub’a girdik, rePUBlic adlı pub gerçekten çok keyifli bir pubtı, bu arada bu pubın 3 şubesi var bizim girdiğimiz 2.şubesiydi, inanılmaz kalabalıktı ama şansımız yaver gitti ve kendimize boş bir yer bulduk, orda oturup karnımızı doyurduk ve Litvanya'nın yerel biralarından denedik, eğer Litvanya'da bir mekana giriyorsanız ve orda müzik çalıyorsa kesinlikle oynayan birileri vardır, bunu Vilnius'ta da görmüştük, Kaunas'ta da gördük, pubda çalan müzikte yerinde duramayan Litvanlar sanki orası pub değilde clubmış gibi oynamaya başladılar, bizde biralarımızı içip izledik, 2 saat orda yiyip içtikten sonra resepsiyonist ablamızın bize tavsiye ettiği ve kesinlikle gece buraya gitmelisiniz dediği cluba gitmek için pubdan ayrıldık, resepsiyonist ablanın önerdiği mekanın adı Taboo’ydu.

Taboo bulunduğumuz yerden 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi, Taboo hem lounge hem club olarak hizmet veren harika bir mekandı, maalesef Türkiye'de böyle mekanlar çok yok, lounge da çok güzel ama biz club’da eğlenmek istediğimiz için club’ına girdik, giriş 5 euro(o mekan için gayet uygun, 20 euro deseler verilir) Taboo’yu övmek için kelimeler gerçekten kifayetsiz kalır, hayatımda gittiğim en iyi club desem abartmış olmam, hem müzikler harikaydı, hem ortam süperdi hem de içkiler inanılmaz ucuzdu, bir clubda olması gerekenden fazlasıydı taboo, gece 12’den 3’e kadar eğlendik, daha da kalmak isterdik ama sabah erkenden Letonya'ya gideceğimiz için istemeye istemeye çıkmak zorunda kaldık Taboo’dan. Taboo’yu size şöyle anlatabilirim eğer Türkiye'den Litvanya'ya direk uçular Vilnius değilde Kaunas’a olsaydı, cuma’dan Kaunas’a gidip cuma, cumartesi gecesi Taboo’da eğlenip pazar geri dönerdim, işte o kadar iyi bir mekan Taboo.



Sabah erkenden kalkıp Kaunas’ın görülmesi gereken tek yeri olan Kaunas kalesini görüp ordan ver elini Riga yapacaktık, sabah 9’da kalktık gidip Kaunas kalesini gördük ve Riga için yola koyulduk, Kaunas’tan yaklaşık 4 saat süren yolculuğumuz sonra Riga'ya vardık.

HELSİNKİ



Bu yaz iznimizde avrupada nereye gitsek diye çok düşündük, çok farklı destinasyonlar araştırdık ve Budapeşte-Prag-Viyana mı olsun yoksa İtalya kıyıları mı derken havalarında çok sıcak olmasından dolayı biraz serinlemek maksadıyla bir anda Finlandiya-Estonya-Letonya-Litvanya destinasyonunda karar kıldık. 

29 Ağustos’ta Türk Hava Yolları’nın TK1763 seferiyle Helsinki’ye hareket ettik, İstanbul’dan Helsinki 3 saat 20 dakika sürüyor, aramızda saat farkı yok ama sıcaklık farkı çok, 29 ağustosta İzmir’de hava 32 dereceyken Helsinki’de 18 dereceye indik, 14.55’te kalkan uçağımız 18.20’de Helsinki’ye indi, uçaktan indikten sonra şehir merkezindeki otelimize gitmek için havaalanından kalkan trene bindik, tren 26 dakika süren yolculuktan sonra bizi Helsinki central station’da indirdi, otelimize geçip bavulumuzu bıraktıktan sonra hemen merkeze geri döndük ve şehri keşfetmeye başladık. Uçaktan inip otele bavulları verip merkeze gidene kadar saat 20.30 olmuştu ve hava hafiften kararmaya başlamıştı, Finlandiya’nın başkenti olan Helsinki toplam 650 bin nüfusa sahip ufak bir başkent olduğu için 2 günde çok rahat gezilecek bir yerdi, sabah erkenden gezmeye başlayacaktık ama geceden sabah gezeceğimiz yerleri görmek istedik ve gideceğimiz yerlere yürüyerek gittik, hava geceleri biraz daha soğuk olduğundan ve yol yorgunluğundan dolayı kabataslak şehri gezip otelimize dönmek istedik, akşam 21’de tüm avm’ler kapanıyor, açık yer bulmak gerçekten çok zorlaşıyor Helsinki’de, nerdeyse hayat akşam 9’da bitiyor desek abartmış olmayız. sabah erkenden kalkıp Helsinki'yi keşfetmek için otelimize döndük.

30 Ağustos sabahı 8’de otelimizden çıktık ve Helsinki'yi dolaşmak için yola koyulduk, ilk hedefimiz Senato Meydanıydı, şehrin tam göbeğinde olan senato meydanına otelimizden yaklaşık 20 dakika yürüyerek ulaştık, gerçekten çok görkemli bir yapı senato binası ve turistlerinde akın yeri, senato meydanında oturduk, fotoğraf çekildik ve oranın tadını çıkardıktan sonra market meydanına doğru yol aldık, market meydanı deniz kenarında harika bir meydan ve burda ufak büfelerde kermesler yapılıyor, Helsinkililer hediyelik eşyalar, taze meyveler, balıklar ve daha bir çok şey satıyorlar burada, market meydanında balık ve kalamar yemek için mola verdik, balık bizim hamsi gibi ufak bir balıktı, kalamarda açıkçası bizim kalamarımız gibi lezzetli değildi ve üstelik pahallıydı, balıklarımızı yedikten sonra Market meydanından Uspenski katedraline doğru yürüdük, Uspenski, Helsinki'nin en güzel yapılarından biri saat 3’e kadar açık, bizde 3 olmadan gidip görelim dedik, Market meydanından yürüyerek 10 dakikada ulaşılıyor Uspenski'ye, Helsinki için gerçekten çok güzel bir yapı ama Moskova ve Petertsburg'ta o kadar fazla katedral varki Uspenski beni çok etkilemedi, Uspenskiyi de gördükten sonra arkadaşlarımızı almak için central station’a gittik, sabah 7.55 uçağıyla Helsinki'ye gelen arkadaşlarımızı karşıladıktan sonra Suomenlinna adasına gitmek için Market meydanına geri döndük, Market meydanından her 20 dakikada bir Suomenlinna adasına ufak gemiler kalkıyor.

Suomenlinna adasına 15 dakikalık bir deniz yolculuğundan sonra vardık, ada gerçekten harika ve Helsinki'ye gelen herkesin mutlaka görmesi gereken bir yer, adada yaklaşık 1 saat 40 dakika gezdik, ufak bir ada ama gerçekten çok keyifli, insana huzur veriyor, adayı gezdikten sonra Helsinki'ye geri döndük ve bu sefer sabah bizim gezdiğimiz yerleri arkadaşlarımıza gezdirdik, akşam 7 gibi Helsinki'nin her yerini gezmiştik sadece bir yer kalmıştı o da Rock Church'tu. Rock Church şehir merkezinden biraz uzak olduğu için onu sona bıraktık ve saat 7’de Rock Church’ü görmek için yola koyulduk, oraya ulaştığımızda saat 7.30’du ve maalesef kilise kapanmıştı. 7’de kapandığını bilmediğimizden onu sona bırakmıştık, açıkçası orayı görmeyi çok istiyordum ve göremediğimiz için moralim bozuldu ama yapacak bir şey yoktu, Rock Church’u görememenin hüznüyle yolumuza devam ettik ve karnımızı doyurmak için Kamppi meydanına gittik. Helsinki’de çok avm var ve bu avm’lerin hepsi birbirine çok yakın, Stockman, Forum, Kamppi, Espalanade avm’leri şehrin göbeğinde ve birinden çıkıp diğerine gitmek maksimum 5 dakikanızı alıyor, biz Kamppi ve Stockmann’ı gezdik.

Sabah 8’de çıkıp akşam 10’a kadar nerdeyse hiç durmadan gezdiğimiz için açıkçası çok yorulmuştuk, bir cafede oturup sohbet ettik ve sabah erkenden Tallinn’e gideceğimiz için otelimize geçip dinlendik.

Helsinki’de kahve kültürü üst seviyede, o kadar çok kahveci var ki starbucks’un yüzüne bile bakmıyorlar diyebilirim, kahveye kahvi diyorlar ve gerçekten çok lezzetli kahveleri var, Finlandiya’nın kendine has bir mutfağı yok, fin mutfağına dair illa bir şey söylersek balık ve geyik eti diyebiliriz.

Helsinki ufak ve 1 günde gezilecek bir şehir, insanlar çok yardımsever ve çok medeniler, şu ana kadar gittiğim en kuzeydeki yer olduğu içinde ayrı bir önemi var Helsinki'nin benim için, seneye belki daha kuzeye giderek Helsinki'yi tarihe gömerim orası bilinmez ama şu çok net ki Helsinki'yi ben çok sevdim. Türkiye'ye göre tabi ki ciddi anlamda pahalı bir ülke Finlandiya, o yüzden ya ciddi bir bütçeyle gitmek gerekir ya da idareli harcama yapmak gerekir. 

Helsinki’de 2 gece geçirdikten sonra bir sonraki durağımız olan Tallinn’e gitmek için market meydanından kalkan feribota binerek 2 saat süren bir yolculuktan sonra Tallinn’e geçtik.

28 Eylül 2016 Çarşamba

Cote D'Azur


İbiza'daki muhteşem 4 günün ardından balayımızın son durağı olan nice merkezli cote d'azur'a gitmek için sabah uyanıp son kez kahvaltımızı yapıp arabamıza atlayarak ibiza havaalanına gittik, barcelona'dan ibizaya gelirken bindiğimiz vueling'le nice'e geçecektik ama maalesef ibiza'dan nice'e direk uçak olmadığından barcelona aktarmalı gittik nice'e, arabamızı goldcar yetkilisine teslim ettikten sonra saat 12.50 uçağıyla barcelonaya geçtik, barcelonada 2 saat bekledikten sonra 16.00 uçağıyla nice'e uçtuk, barcelona nice yaklaşık 1 saat 10 dakika sürüyor, nice havaalanı denize sıfır ve uçak inerken çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, nice'e indikten sonra rezervasyon yaptırdığımız arabamızı almak için enterprise'a gittik ama hiç beklemediğimiz bir sorunla karşılaştık, 1 gün önce internet sitelerinden yaptırdığım rezervasyon onların sisteminde gözükmüyordu, yetkiliyle yaklaşık yarım saat tartıştık ama maalesef bir sonuca ulaşamadık, ellerinde başka arabada olmadığından merburen avis'e gittik, avis'te normalde asla tercih etmeyeceğim smart vardı, ben de mecburen hiç istemesemde smart kiralamak zorunda kaldım çünkü cote d'azur arabasız asla gezilmeyecek bir bölge, araba kesinlikle şart, neden smart istemediğime gelirsek, bilen bilir smart çok ufak bir araba ve park sorunu yok her yere giriyor ama o kadar küçükki, çok kolay savrulabilir ve alla korusun bir kaza yaparsanız arabanın önü olmadığından arabadan sağ çıkma ihtimaliniz yok denecek kadar az ama başka seçeneğimiz olmadığından smart kiraladık, smartımıza binip otelimize gitmek için arabamızın olduğu otoparka gittik, araba o kadar küçükki bagajımız arabanın arkasına sığmadı, allahtan otelimiz havaalanına çok yakındı, burcu bavulu oturduğu koltuğa koydu ve üstüne oturdu, arabayı aldıktan sonra otelimize gittik, nice'de de novotel'i tercih ettik ve gayet memnun kaldık, havaalanından 8 dakika mesafede olan otelimize geldik ve arabamızı park ettikten sonra odamıza yerleştik, nice'de 3 novotel var, bizimkisi cap3000 alışveriş merkesinin yanındaki, havaalanına yakın olan novoteldi, onu seçmemin sebebide tabi ki otoparkı olmasıydı, odamıza yerleştikten sonra, nice'i gezmek için nice merkeze gittik, 5 gün 4 gecelik cote d'azur gezimizde planımız şöyleydi, ilk gün nice'de vakit geçirip, ikinci gün eze-menton-monaco, üçüncü gün antibes-grasse-cannes, dördüncü gün st tropez ve son gün uçağımıza kadar nice2i gezip dönmekti, ilk gün otele yerleşip çıktığımıza hava kararmıştı, bizde nice'in deniz tarafı olan promenade des anglais tarafına gidelim dedik, nice'de araba park etmek için yer altı oroparklarını kullanmak zorundasınız, arabamızı park ettikten sonra, yürüyerek promenade des anglais caddesine indik, iner inmez karşımıza hard rock cafe çıktı, inanılmaz mutlu olduk çünkü deli gibi acıkmıştık, hemen oturduk ve yemeklerimizi söyledik, yemeklerimizi yiyip doyduktan sonra promenade des anglaisi gezmek için hard rock cafe'den ayrıldık, promenade des anglais caddesi yaklaşık 8 km uzunluğunda nice'i boydan boya saran çok keyifli bir cadde, üzerinde yaklaşık 10 tane plaj var, halk plajı da özel plaj da var ve insanlar nice'in merkezinde rahatça denize girebiliyorlar, cadde üstünde yaklaşık 2 saat yürüdük ve nice hakkında az çok fikrimiz oldu ama nice'i asıl son günümüzde gezecektik bu sadece fikir edinmek adına bir gezi oldu, saatte artık 1 olmuştu ve 2 uçak yolculuğunun verdiği yorgunlukla ve ertesi gün gideceğimiz 3 yerden dolayı gezimizi sonlandırarak otelimize döndük ve uyuyarak enerji topladık ikinci gün için.

ikinci gün uyandıktan sonra eze-menton-monaco turumuz için hazırlığımızı yapıp yola çıktık, otelimizin yanında nice'in en büyük avmsi olan cap3000 vardı, oraya gidip yol boyunca yemek için kruvasan aldık, o zamana kadar hiç kruvasan yememiştim çünkü kruvasana karşı önyargılıydım, ama nice'de yediğimde ne kadar lezzetli bir şey olduğunu anladım ve 5 günlük cote d'azur turumuz boyunca her gün kruvasan yedik, nice'den eze'e köyüne yarım saatlik bir yolculuk sonrası vardık, eze' gerçekten muhteşem manzarasıyla herkesin mutlaka gitmesi gereken bir köy, eze'de yaklaşık iki saat geçirdik ve en tepesine çıkıp muhteşem cote d'azur manzarası karşısında büyülendik, eze aslında ufak bir köy ama her gün binlerce turist geliyor, orda yaşayanlardan daha çok turist geliyordur diye düşünüyorum, bizim şirince gibi bir köy ama manzarası çok daha güzel, eze'den sonra cote d'azur'un en son kasabası olan menton'a gittik, menton italya sınırında ufak bir kasaba, ordan 2 km sonra italya'ya girmiş oluyorsunuz, menton'da gezilecek çok bir şey yok ama denize girilebiliyor, gittiğimizde çok kişi de denize giriyordu ama biz girmedik, mentonda 2 saat gezdik, oturup bir şeyler içtik ve ikinci günümüzün en çok merak ettiğimiz durağı olan monaco'ya gitmek için yola koyulduk, menton'dan monaco normalde yarım saat ama biz monaco girişini tam 3 kere kaçırdık, biraz karşık bir yol, o yüzden yarım saatte orda harcadık ve sonunda zor da olsa monaco'ya girdik, monaco biliyorsunuz formula 1'in şehir caddelerinde yapıldığı tek yer, bu yüzden özel bir yeri vardır monaco'nun formula 1 severlerde, küçükken ben de açıkçası en çok monaco yarışlarını severdim, formula 1 araçlarını yaklaşık 300 km hızla geçtikleri o ünlü caddelerden smart arabamızla geçmek açıkçası çok hoşuma gitti, özellikle o ünlü köprü altından geçtiğimde gerçekten çok farklı duygular kapladı içimi, monaco bilmeyenler için çok karışık bir yer, biz önce monacoyu gezip sonra dünyaca ünlü monte carlo casinosunu görmeye gideriz diye düşünüp arabamızı monaco'da bir otoparka park ettik ve monaco'yu gezelim dedik ama işler öyle olmadı, monaco'dan monte carlo'ya yürüyerek gitme şansınız maalesef yok, öyle bir sahil şeridi yok, monaco'da deniz sadece marina'dan ibaret, marina ve yatlardan başka bir şey göremiyorsunuz bu ufak ülkede, monako fransa'ya bağlı ama ayrıca kendi bayrağı olan bir ülke, aynı vatikan gibi, monako'dan yürüyerek monte carlo'ya gidemeyeceğimizi anlayınca arabamıza atladık ve 5 dakikalık mesafede olan monte carlo'ya geçtik, arabamızı monte carlo'da bi otoparka park ettikten sonra dünyaca ünlü monte carlo casinosunu görmek için yola koyulduk, monako gerçekten zenginlik konusunda aşmış insanların yaşadığı inanılmaz bir şehir, bloglardan okuduğum ve hadi be o kadarda değildir dediğim her şeyi birebir yaşadık burda, bi kere gördüğümüz en dandik araba range rover oldu, sağımızdan ferrari, solumuzdan lamborghini, önümüzden porsche, arkamızdan maserati geçince bi dumur olduk tabi, işin ilgince de o arabalar sen adımını yola attığın an çat diye durup sana yol veriyorlardı, avrupanın en sevdiğim yanlarından biride bu oldu, orda öncelik insan ve trafikte yaya ayağını yola attığı an tüm arabalar duruyor, monakoda bu geçerliydi, ankarada 1 saatte gördüğümüz şahinden daha fazla ferrariyi monakoda 1 saatte gördük. ferrari satılan bir galerinin önünden geçtik ve ferrariler galeri kapanmasına rağmen dışarda bekliyordu, hani gidip üstüne otur kimse bir şey demez, öyle bir şehir işte monako, bir otoparktan monte carlo casinosuna yarım saat süren bir yürüyüşten sonra vardık, gerçektende büyüleyici bir yerdi monte carlo casinosu, casinonun hemen yanında cafe de paris restoranı ve onun karşısında cafe de paris oteli vardı, cafe de paris restoranında oturup şampanya içtik eşimle ve o güzel manzaranın keyfini çıkardık, biz otururken casinoya gelen arabaları ve arabalardan inen şık adamlar ve yanlarındaki güzel hanımefendileri izledik, nasıl bir hayat yaşıyorlar diye iç geçirmedik değil açıkçası, şampanyalarımızı içtikten sonra arabamıza gitmek için yola koyulduk, smartımıza bindik ve monaco sokaklarında son bir kez turladıktan sonra otelimize dönmek için yola koyulduk. saat 12 olduğundan normal yoldan değilde otobandan gidelim dedik, bu arada otobanlar paralı, otobana gidecekseniz mutlaka yanınızda bozuk para bulundurun, otobana çıktık ama koskoca otobanda ışık namına hiç bir şey yoktu, sadece arabaların ışığı, avrupanın göbeğinde böyle karanlık bir otoban açıkçası beni şaşırttı, neyse sağ sağlim otelimize döndük ve uyuyarak üçüncü gün öncesi enerji topladık.

cote d'azur tatilimizin üçüncü gününde rotamız antibes-grasse ve cannes'dı, sabah uyandık ve cap3000'e gidip kruvasanlarımızı aldık ve yola koyulduk, antibes nice'den yarım saat süren cote d'azur'da diğer lokasyonlara göre daha az popüler olan ama bizim çok sevdiğimiz bir yer oldu, antibes'i rotamıza almamızın sebebi picasso'nun evini ziyaret etmekti, arabayı antibes limanındaki otoparka park ettikten sonra picasso'nun evine gitmek için yola koyulduk, limandan çıkınca meydanda london eyes gibi koca bir dönme dolap vardı, binecektik ama eşim burcu istemediği için binmedik, ve antibes çarşısına doğru hareket ettik, antibes yaklaşık 100 bin nüfusu olan ufak bir kasaba, cote d'azur kıyısının en güzel plajları da antibes'de, biz maalesef burda denize giremedik, bir sonraki gidişimizde inşallah, picasso'nun evine gittik, şu an müze olan ev picasso'nun en verimli çağlarında kaldığı ev olarak özel bir anlam taşıyor, ev zaten öyle bir yerdeki, manzarası komple deniz, yani o evde kalıpta ressam olmamak hata olurdu, inanılmaz güzel bir manzarası var evin, evi ve evdeki picasso eserlerini gezdikten sonra antibes pazarına gittik, pazar aynı bizim pazarımız gibiydi ama bir farkı kimse bağırmıyordu bizdeki pazarcılar gibi, pazarı da gezdikten sonra antibes'i bitirip grasse'ye geçmek için arabamıza gittik. antibes'den grasse'ye yaklaşık yarım saatte gittik, grasse fransa'nın ve dünyanın parfüm fabrikası diyebileceğimiz bir kasaba, dünya parfüm endüstrisinin %60'ı grasse'de yapılıyor, bizde parfüm merakımızdan grasse'ye gidip fragonard'ın parfüm fabrikasını gezmek istedik, grasse'ye girer girmez dev tabelalarda fragonard'ın parfüm fabrikasına yönelndiliyorsunuz zaten. fabrikaya girdiğimizde bizi çok tatlı dilli bir kız karşıladı ve istediğiniz gibi gezebilirsiniz dedi, üstelik parfüm yapılışını izlemek ücretsizdi, çok keyif aldık parfim fabrikasını gezmekten, orayı gezdikten sonra ordan parfüm almadan çıkmak ayıp olurdu, burcu kendisine ve annemle annesine parfüm aldı, tamamen doğal hiç bir katkı maddesi olmadan yapılan parfümler gerçekten inanılmaz etkili, sıktığınızda üstünüzden banyo yapana kadar çıkmıyor desem abartmış olam, o taraflara yolu düşen mutlaka fragonard'ın parfüm fabrikasını gezmeli, parfümlerimizi aldıktan sonra grasse merkeze gittik, burda da bir sürü ufak parfümeri vardı ve hepsi kendi parfümünü yapıyordu, grasse gerçekten çok ilginç bir yer, şehir resmen parfüm kokuyor, grasse'de 1 saat gezdikten sonra üçüncü gün gideceğimiz ağır topumuz cannes'a doğru yola çıktık, grasse'den cannes'a yaklaşık 40 dakikada gittik. cote d'azur gezisinde gittiğimiz yerlerde en çok görmek istediğim, en merak ettiğim yer cannes'dı o yüzden çok heyecanlıydım, özellikle cannes film festivalinin yapıldığı yeri görmek için can atıyordum, arabayı otoparka park ettikten sonra, biraz dinlenmek için bir pub'a girdik bir şeyler içip cannes'ı gezmek için enerji topladık, enerjimizi topadıktan sonra cannes'ı gezmeye hazırdık ve hemen yola koyulduk. tabi ki önce cannes film festivalinin yapıldığı salona gittik, o yıldızların geçtiği yerleri gördüm, inanılmaz güzel bir duyguydu, darısı inşallah oscar töreninin olduğu los angeles'a, kaldırımda oturup yarım saat boyunca festival alanını izledikten sonra, cannes'ın en popüler caddesi olan la croisette caddesinde yürüyerek cannes'ı gezdik, la croisette caddesi nice'in promenade des anglais caddesi gibi, bi tarafında deniz diğer tarafında lüks mağazalar, mağazalar bitince de lüks oteller başlıyor, yaklaşık 2 saat gezdikten sonra, bu iki saatte monaco kadar olmasada baya fazla lüks araç gördük, acıktığımız için yemek yemek için Da laura adlı bir italyan restoranına gittik, Da Laura'yı cannes'a gitmeden önce bir blogda okumuştum, cannes'da mutlaka burda yemek yiyin yazıyordu ama eğer rezervasyonunuz yoksa şansınızı pek zorlamayın da yazıyordu, bizim rezervasyonumuz yoktu ama şansımızı zorlamak istedik ve tam da akşam yemeğinin yendiği saatlerde saat 8 sularında Da Laura'ya gittik, rezervasyonumuz olmadığını ama buranın methini çok duyduğumuzu ve türkiyeden geldiğimizi söyleyince bizi karşılayan garson yardımcı oldu sağolsun, ben kesin içeri yönlendirecek rezervasyonumuz olmadığı için derken biz geldiğimizde şansımıza boşalan dışardaki bir masaya aldı bizi, gerçekten şansımız yaver gitmişti ve rezervasyonsuz asla oturulamayan Da Lauraya oturmuştuk, çalışanlar aşırı iyiydi restoranda, günün tavsiyesi olan risottomuzu söyledik ve başlangıç olarakta bruschetta aldık, biz başlangıcımızı yerken restoranın önünde bir kalabalık oluşmaya başladı, nedir acaba bu derken sonra anladık ki yemek yemek için sıra bekleyen insanlarmış onlar, masalar boşaldıkça ayaktakilerden birileri o boşalan masaya geçiyordu ama masalarda kolay kolay boşalmıyordu, risottomuz inanılmaz doyurucu ve lezzetliydi, cannes'a yolu düşenlere Da Laura'yı kesinlikle tavsiye ediyorum, biz çok memnun kaldık, yemeğimizi yiyip karnımızı doyurduktan sonra cannes'ı gezmeye devam ettik, biz masadan kalktığımızda yerimize oturan kişiler altın bulmuş gibi sevindiler orda anladık ki Da Laura'da yer bulmamız gerçekten büyük şansmış. Cannes'ın merkezinde de aynı Nice'deki gibi denize giriliyor hatta denizi Nice'ten daha güzel çünkü Nice'de kum yok plaj tamamen çakıl ama Cannes'ın plajları kumdan oluşuyor, burda da denize giremediğim için üzüldüm açıkçası, aynen antibes'deki gibi bi dahaki sefere gibi diyelim. cannes'ı enine boyuna gezdikten sonra, bir cafeye oturup bir şeyler içip cannes'ın keyfini bir de öyle çıkaralım dedik, 1 saat oturduk ve insanları izledik, insanlar çok mutlu çünkü kafaları rahat, karışan yok, özgürler, mutlu olmamak için sebepleri yok, yüzleri gülüyordu, ben de cannes'da yaşasam öyle olurdum sanırım, saat 12 olduğunda yavaştan cannes'dan ayrılma zamanı gelmişti, otoparka gidip arabamızı aldık ve nice'e otelimize dönmek için yola koyulduk, cannes'a bir kez daha giderim ilerde tabi bu sefer mayıs ayında festivalin yapıldığı tarih olur o gidişim. 

cote d'azur tatilimizdeki dördüncü gününde diğer günler gibi 3 yer değil sadece tek yer vardı gideceğimiz, çünkü dördüncü gün mesafe olarak en uzak yer olan st tropez'e gidecektik, uzak dediğimde nice'den yaklaşık 1 saat 20 dakika uzaklıktaydı st tropez, tabi her yer yarım saat uzaklıkta olunca st tropez uzak kalıyordu, sabah erkenden yola koyulduk st tropez'e gitmek için, cote d'azur'un başlangıcı sayılan st tropez'i de açıkçası çok merak ediyordum, bu merakımın en büyük sebebi tabi ki brigitte bardot'un ve tanrı kadını yarattı filmiydi, st tropez sıradan bir fransız kasabasıyken brigittr bardot'un o meşhur filmi sonrasında inanılmaz bir popülarite kazanmış olup, jet sosyetenin bir numaralı tatil beldesi haline gelmişti, zaten st tropez'e gittiğinizde hemen hemen her yerde brigitte bardot'u göreceksiniz, 1 saat 20 dakika süren yolculuğumuz sonrası st tropez'e vardık, önce bu ufak ama jet sosyetenin uğrak yeri olan kasabayı gezip, st tropez'in meşhur pampelone koyuna gidip denize girecektik, akşam gelip son gecemizin şerefine yemeğimizi yiyecektik, planımız bu şekildeydi, arabayı st tropez limanındaki otoparka park edip şehri gezmeye başladık, şehir dediğime bakmayın gerçekten ufacık bir kasaba st tropez, tamamını gezmek 1 saatinizi almıyor, 1 saat gezip st tropez'in dünyaca ünlü la tarte tropezienne pastanesinde tartlarımızı yedik, gerçekten inanılmaz biz lezzet ben daha önce böyle bir tart yemedim zaten tart almak için insanlar sıraya giriyor öyle bir yer, tartımızı st tropez parkında yedikten sonra denize girmek için st tropez'den pampelonne koyuna gittik, st tropez o kadar pahallı ki bu zamana kadar ödediğimiz en yüksek otopark parasını da burda verik yaklaşık 1 saat kaldığımız otoparka 16 euro verdik, ve aracımızı akşam başka bir otoparka park etmeye karar verdik. st tropez'den pampelonne'ye 10 dakikada gittik, pampelonne çok uzun bir sahil ve içinde bir sürü plaj var, jet set sosyeteninde gittiği özel plajlarda var havlunu serip girdiğin halk plajları da var, biz tabi ki halk plajına girdik, deniz olarak açıkçası bir ibiza değildi hatta barcelona denizinden de kötüydü diyebilirim, denizini sevmedik pampelonne'nin, oyna internette özellikle yabancı sitelerde çok övülüyor ama ben beğenmedim, çeşme çok daha güzel deniz olarak ama yine de st tropez'e gidip denize girmeden dönmek olmazdı çünkü cannes ve nice'de girememiştik denize o yüzden st tropez'de girdik, denizde 3 saat kaldıktan sonra akşam yemeğimizi yemek için tekrar st tropez'e gittik, gittiğimizde güneş batmak üzereydi, güneşi st tropez'de batırdık ve biraz daha gezdikten sonra yemek için st tropez'in en merkezindeki restoran olan cafe de paris'e gittik. monako'da cafe de pariste şampanya içmiştik, st tropez cafe de pariste de yemek yiyip şarap içtik, orda oturduğumuz 3 saat içerisinde 2 yat yanaştı marinaya, insanlar yatlar yanaşırken toplanıp yatların yanaşmasını izliyor meraklı bir şekilde, biz de oturduğumuz yerden yemeğimizi yerken izledik, kimbilir hangi ultra zengin iş adamının yatlarıydı, birinden yat sahibi eşi, annesi ve çocukları indi, hemen bir mercedes onları iner inmez aldı ve muhtemelen yazlıklarına götürdü, öyle bir dünya işte st tropez, yatlarıyla yanaşıyorlar, şöförleri hemen onları karşılıyor, akşam yemeklerini yiyip evlerine gidiyorlar, gerçekten bizim hiç alışık olmadığımız inanılmaz bir dünya görüyorsunuz orda, yemeğimizi yerken en az 4-5 iş adamı yatlarından inip cafe de parise gelip bir şeyler içip tekrar yatlarına gitti,yemeğimizi yedikten sonra saatte 12'ye gelmek üzereyken kalktık ve son kez bir tur attık, turumuzu atarken önünde deli gibi sıra olan yine dünyada ünlü la barbarac dondurmacısından dondurmamızı aldık ve dondurmamızı yiyerek arabamızın olduğu otoparka gittik, bu sefer daha az kazıklandık, yaklaşık 8 euro verdik otoparka, eğer liman otoparka park etsek bu sefer 30 euro verirdik gibi geliyor. arabamıza binip st tropez'den ayrıldık ve nice'e otelimize gittik, otobana girene kadar yaklaşık 17 kmlik bir yol gidiyorsunuz ve o yol hayatımın en zor yolu oldu, gündür gelirken sıkıntı yok ama gece o karanlıkta sıfır ışık ve tek şerit yol, ayrıca inanılmaz virajlı, o 17 km'yi dua ede ede sürdüm açıkçası, 17 km bitince otobana giriyorsunuz ve nice' e kadar yardırıyorsunuz. otelimize geldik ve cote d'azurdaki son günümüz öncesi uyuyup enerji topladık.

cote d'azurdaki beşinci günümüzde uçağımız saat 18.35'de olduğu için erkenden kalkıp, uçak saatine kadar kaldığımız ama gezemediğimiz nice'i gezmek için yola koyulduk, 4 günde nice dışında planladığımız her yeri gezmiştik bi nice kalmıştı onu da son güne bırakmıştık ve maalesef balayımızın son günü gelip çatmıştı, bu cennet yerlerden gitmek istemiyorduk ama 12 gece 13 gün süren balayımız bitmişti ve dönecektik, son olarak nice'i de gezip havaalanına gidecektik, otelimiz havaalanına yakın olduğundan arabamıza sığmayan bavulumuzu otelde bırakıp nice merkeze gittik gezmeye, ilk günde gezdiğimiz promenade des anglais'den başladık gezmeye, cumartesi günüydü ve plajlar fulldu, içimden keşke izmirde böyle olsa kordonda denize girilebilse dedim ama tabi ki bu imkansız, denize girenler, güneşlenenler, patenle, kaykayla kayanlar, bisiklete binenler, harika bir manzara vardı nice'de, bizde hayran kaldık bu güzel manzaraya, uçağımız 18.35'de olduğundan ve malum nice'de ohal olduğundan havaalanına erken gitmemiz gerekti saat 16.30'da havaalanında olmamız gerekiyordu ve saat 12'ydi 3 saat gibi bir sürede nice'i hızlı bir şekilde gezdik, nice limanına gittik, orda bir cafede mojitomuzu içtik, ordan kalktık, çiçek pazarı olan cours selayaya gittik, ordan hediyelik eşyalar aldık, cours selayadan sonra nice'de en çok görmek istediğimiz yer olan castle hill'e gittik, castle hill tüm nice'i kuşbakışı gören harika bir yerdi, oraya çıkıp tüm nice'i ayaklarımızın altında izledik, ordan indikten sonra promenade des anglais caddesinden yürüyerek arabamızın olduğu otoparka geldik, arabamızı alıp otele döndük, otelden bavulumuzu alıp nice cote d'azur havalimanına gittik ve türk hava yollarının tk1816 seferiyle istanbul'a geri döndük.

4 gun barcleona, 4 gun ibiza ve 5 gun cote d'azur'dan oluşan balayımız göz açıp kapayana kadar bitti, bu 12 gece 13 günde harika yerler gördük, gerek barcelona gerek ibiza gerekse cannes, nice, monaco, st tropez ve diğer kasabalar olsun inanılmaz keyif aldık balayımızdan. barcelonada turist olduk, ibizada gerçek bir balayı yaptıki cote d'azur'da da bol bol gezdik ve iyi ki balayı için bu destinasyonları seçmişiz dedik.

27 Eylül 2016 Salı

İBİZA


Barcelona’da geçirdiğimiz 4 günün ardından 5.gün otelimizden ayrıldık ve metroyla Placa de Catalunya’ya geçtik ordan da aerobusla havaalanına gittik, Barcelona’dan sonraki destinasyonumuz olan İbiza’ya geçmek için Vueling’in saat 11.45 seferiyle ibizaya geçtik, yolculuk yaklaşık 55 dakika sürüyor, vueling bizim pegasus tarzı bir havayolu genelde kimse bagaj vermiyor kabin bagajı olarak alıyorlar bavullarını, öyle olunca çok ekonomik bir şirket ama uçak altına bagaj verirsen biraz daha artıyor fiyat, 55 dakika süren yolcukuğumuz sonunda saat 13 sularında İbizaya indik, İbizanın ne kadar çılgın ve hareketli bir ada olduğunu zaten cümle alem biliyor, bizde bunu bilerek gittik oraya.

İbizada toplu taşıma yok denecek kadar az olduğundan Goldcardan araba kiraladık ama arabayı mutlaka İbiza'ya inmeden kiralamalısınız çünkü herkes araba kiraladığından havaalanında kiralamaya kalkarsanız araba bulma ihtimaliniz yok denecek kadar az, biz de arabamızı netten kiralamıştık, gittik goldcarın ofisinden arabamızı aldık, İbizadaki otelimiz Sant Antoni de Portmani’deydi, havalanından Sant Antoni’ye arabayla yaklaşık 20 dakikada gidiyorsunuz, İbiza’da kalınacak iki yer var birisi merkez olan İbiza town diğeri de Sant Antoni, İbiza townda kalmaktansa Sant Antoni’de kalmak daha makul geldi ve otelimizi ordan aldık, otelimizin adı Marco Polo hoteldi, uçaktan iniş, arabamızı kiralamamız ve yoldan sonra saat 3 sularında otelimize yerleştik, bu oteli kiralamamızın en önemli sebeplerinden bri önünde otoparkının da olmasıydı, arabamızı otoparka park ettikten sonra odamıza yerleştik, ilk gün sabah erken kalkmamız ve uçak yorgunluğundan dolayı otelimize en yakın yerde denize girelim dedik ve Cala Salada koyuna gittik, Cala Salada İbiza’da gidilmesi gereken denizlerden biri, deniz mükemmel ama oraya ulaşmak için biraz zorluk çekiyorsunuz ama kesinlikle değiyor, otelimizden arabayla Cala Salada'ya gitmek yaklaşık 10 dakikamızı aldı ama arabayı o zorlu parkurlardan geçirerek, normalde Türkiye'de asla park etmeyeceğim yere park edip, yolun geri kalanında dağ taş tırmanarak denizi görmek biraz zor oldu ama dediğim gibi kesinlikle değdi, o zorlu yolların sonunda karşımıza cennet gibi bir koy çıktı, direk havlularımızı müsait bir yere serdik ve kendimizi denize attık, denize girmek biraz zor çünkü kumsal bir plaj yok karşınızda, direk kayadan giriyorsunuz ama denizin o güzelliği ve temizliği denize girdiğiniz an size her şeyi unutturuyor, ilk günümüzde böyle harika bir denize girmek bizi çok mutlu etti, orada denize girenlerin çoğu köpekleriyle gelmişti Cala Salada'ya, İspanya'da inanılmaz bir köpek sevgisi var, hemen hemen 2 kişiden birinde köpek var, 3 saat denize girip güneşlendikten sonra saat 8 gibi kalktık, bu cennet koydan ayrılmak çok zor olsada karnımız çok acıkmıştı ve tabi ki Cala Salada ıssız bir koy olduğundan yiyecek bulma ihtimalimiz de yoktu, Cala Salada'dan ayrılıp arabamıza binip otelimize geldik ve duşlarımızı aldıktan sonra Sant Antoni'yi keşfetmek için dışarı çıktık.

Otelimiz Sant Antoni'nin merkezinde olduğundan arabaya gerek kalmadan yürüyerek çarşıya çıktık, biz dışarı çıktığımızda saat 23 sularıydı ve Sant Antoni'de gece daha yavaş yavaş başlıyordu, her mekan tıklım tıklım kalabalık, restoran, cafe, barlar iğne atsan yere düşmeyecek kadar doluydu, gözümüze kestirdiğimiz Venedik restoranda oturduk, fiyatlar Barcelona'dan sonra çok ucuz gelmişti, hem İtalyan restoranı hem de fiyatlar çok uygundu, ilk gecemizden geri kalan günlerde de burada yemek yiyeceğimizi anlamıştık, eşim makarna yedi, ben pizza yedim, karnımızı tıka basa doyururken sangriamızı ihmal etmedik, Barcelona'daki ritüelimizi İbiza'da da devam ettirdik, birer litre sangriamızı da içtik ve Sant Antoni'nin barlar sokağı olan West End'e gittik, West End iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık yürümek bile çok zor, 50 metrelik caddeyi 10 dakikada zar zor yürüyorsunuz, insanlar barların hem içinde hem dışında eğleniyor ve herkes olabildiğince sarhoş o caddede, insanlar orda gece ikiye kadar içip, gece ikide büyük clublara gidiyorlar, büyük clublar demişken İbiza'da 4-5 tane devasa club var Pacha, Ushuai, Amnesia bu kulüplerin en iyileri ve gençler saat 2 ye kadar yerel barlarda eğlenip bu büyük clublara gidiyorlar ve sabah 7 ye kadar orada eğlencenin dibine vuruyorlar, ilk gün tabi uçak yolculuğunun da verdiği yorgunluktan biraz odamıza gidip uyuyup sonra İbiza towna geçelim dedik ve 1 saat uyuduktan sonra gece 3te(gece 3 İbiza için çok normal bir saat) İbiza towna gittik, Sant Antoni'den İbiza town arabayla 20 dakika sürüyor, zaten İbiza küçük bir ada o yüzden yerleşim merkezleri arasındaki mesafelerde çok kısa, İbiza town biz gittiğimizde etrafta sarhoş gençlerin egemenliği altına girmişti, e tabi sudan çok alkolün tüketildiği bir yerde gayet normal tabi sarhoş insanların cirit atması, İbiza townda bir saat gezdikten sonra mcdonalsta dondurma yiyip otelimize geri döndük. 

İbiza'da ikinci güne uyandığımızda ilk güne göre hem dinlenmiş hem de daha enerjiktik, kahvaltımızı yaptıktan sonra otelden çıkarak, Ses Salines plajına doğru yola çıktık, Ses Salines plajı ibiza town'a daha yakın, Ses Salines ilk gün gittiğimiz Cala Salada gibi değildi, hem çok daha kalabalık hem de seyyar satıcılar vardı, ama deniz olarak açıkçası benim daha çok sevdiğim deniz tipiydi, çünkü baya büyük bir plajı vardı ve denizde hemen girdiğinde boy vermeyen türdendi ve o kadar kalabalık olmasına rağmen tertemizdi, Cala Salada'ya göre daha çok sevmeme rağmen aşırı kalabalık ve seyyar satıcıların olması Ses Salines'in eksi taraflarıydı, ikinci gün iki plaja gidelim diye plan yaptığımızdan Ses Salines'te 3 saat kaldıktan sonra 5 gibi İbiza'nın en piyasa plajı olan Playa d'en Bossa'ya gittik, Playa d'en Bossa denince akla tabiki oranın en popüler mekanı Bora Bora geliyor, Playa den Bossa yaklaşık 2 kmlik büyük bir plaj ama denizi gerçekten berbat, İbiza'nın en kötü denizi diyebilirim Playa d'en Bossa için ama insanlar oraya denize girmekten ziyade piyasa yapmak için gidiyorlar, gittiğimizde Bora Bora'da eğlence tavandı, müzik sesi o kadar yüksekki bizim denize girdiğimiz yerde bile insanlar oynuyordu ve açıkçası denize girende pek yoktu, oraya genelde beach club'da eğlenmeye geliyor insanlar, denize girmek pekte akıl işi değil zaten, Ses Salines'ten sonra Playa d'en Bossa'nın denizi hayal kırıklığı yaratmıştı ama ortam çok daha hareketli olduğundan orda da eğlendik, güneşlenip insanları izledik, 7.30 gibi Playa d'en Bossa'dan kalkıp otelimize dönmek için arabaya doğru gittik.

Playa d'en Bossa'nın yakınında hippi marketi de gezdik yolumuzun üstünde olduğu için, İbiza'da hippi marketler çok yaygın ve adanın dört bir yanında bu marketleri görebilirsiniz ama benim ilgimi çekmedi, hippi marketi gezdikten sonra arabamıza binerek otelimize geri döndük. otelimize dönerken Sant Antoni'nin girişinde bir market keşfettik, Burcu'nun şuraya bir girelim demesiyle markete girdik, burdaki Bim gibi bi market adı Little ve gerçekten çok ucuzdu, orayı keşfetmek baya işimize yaradı çünkü ordan İbiza tatilimiz boyunca baya bi faydalandık, kola, su, sandviç hazırlamak için ekmek, peynir ve hindi aldık mesela, o kadar ucuzdu ki İbiza'da ekonomik bir tatil yapmak isteyenler için harika bir market Little, alışverişimizi yaptıktan sonra otelimize döndük duşumuzu aldık ve Venedik restoranda yemek yemek için merkeze yürüdük. Venedik restoranda yemeğimizi yiyip, sangrialarımızı içtikten sonra tekrar West End'e gittik, West End biz gittiğimizde her zamanki gibi iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı ve herkes çoktan sarhoş olmuştu, West End'den sonra Sant Antoni plajını turladık ve yolda ellerinde balon tutan zencileri gördük, gecenin üçünde zenciler ellerinde balonla ne yapıyolar acaba diye merak ettik açıkçası ve sonra anladık ki meğerse o balon tutan zenciler esrar satıyorlarmış, üç renk balon taşıyorlar, kırmızı, mavi ve sarı, renklerine göre esrarın kalitesi değişiyormuş, zaten gece ikiyi geçtikten sonra Sant Antoni'nin liman tarafı esrar kokuyor diyebilirim, orada içmek Amsterdam'da içmek gibi legal olmasada aslında legal, polis içenlere asla karışmıyor, biraz daha Sant Antoni'de gezdikten sonra odamıza gidip uyuduk ve üçüncü günümüz için enerji depoladık.

İbizadaki üçüncü günümüzde Cala Comte'ye gitmek için yola koyulduk, Cala Comte'de Sant Antoni'ye yakındı yani otelimizden arabayla 10 dakikalık mesafe kat ettıkten sonra Cala Comte'ye geldik, ilk iki gün gittiğimiz 3 plajdan sonra İbiza'daki dördüncü ve son plajımızdı Cala Comte çünkü dördüncü gün Formentera'ya gidicektik. Cala Comte ilk gün gittiğimiz Cala Salada'yla ikinci gün gittiğimiz ilk plaj olan Ses Salines'in karşımı bir plajdı, Cala Salada gibi harika bir koy, Ses Salines gibi kumdan bir plajı vardı, yani iki sevdiğim özellik Cala Comte'de buluşmuştu, dolayısıyla İbiza'daki en sevdiğim plaj Cala Comte oldu, Ses Salines'ten belki daha kalabalıktı ama en azından seyyar satıcı yoktu o yüzden daha huzurlu bir plajdı Cala Comte ve deniz olarakta en diğer iki plaj ne kadar harika olsada bi tık daha harikaydı Cala Comte. Cala Comte'nin tek kötü yanı üstlü kız yoktu evet gerçekten mübalağa etmiyorum, plajda herkes üstsüz güneşleniyordu, evet Cala Salada ve Ses Salines'te de üstsüz güneşlenen sayısı fazlaydı ama Cala Comte bu konuda aşmıştı, gerçekten üslü güneşlenen yoktu plajda, ama ben evli bir adam olarak tabi ki kimseye bakmadım, denizime girdim ve güneşlendim sadece. Cala Comte en sevdiğim plaj olduğundan ve İbiza'daki son denizimiz olduğundan orada daha fazla kaldık, yaklaşık 5 saat geçirdik Cala Comte'de, saat 7 gibi plajdan ayrıldık çünkü güneşin batışı için Sant Antoni'ye yetişmemiz gerekiyordu.

İbiza'da güneşin batışını izlemekte bir ritüel ve güneşin batışının en güzel izlendiği yer Sant Antoni'de yer alan Cafe Del Mar, oraya yetişmek için Cala Comte'den 7'de kalktık, otelimize geldik duşumuzu aldık ve güneşi batırmak için Cafe Del Mar'a gittik, gerçekten güneşin batışı Cafe Del Mar'da en az Santorini kadar güzeldi, o romantik dakikaları eşimle beraber izledikten sonra arabamıza atlayarak İbiza town'a gittik, burger kingde yemeğimizi yiyip karnımızı doyurduktan sonra İbiza town'u gezdik, hediyelik eşyalar alıp limanda turladık ve geceyi bitirip otelimize döndük çünkü sabah erken kalkıp Formentera'ya gitmek için İbiza towna geri dönecektik. İbiza town mu? yoksa Sant Antoni mi? daha eğlenceli derseniz kesinlikle Sant Antoni derim, o yüzden iyikide oteli Sant Antonide tutmuşuz dedik.

İbizadaki son günümüz olan dördüncü günümüzde Formentera'ya gitmek için İbiza towna gittik, arabamızı otoparka park etttiken sonra Formentera vapurumuzun kalkacağı limandaki Aquabus durağına gittik, Formentera'ya gitmek için çok seçenek var ama en uygunu Aquabuslar gidiş dönüş 19 euro vererek Formentera'ya gittik. İbiza'dan Formentera yaklaşık 1 saat sürüyor, hızlı feribotlarla yarım saatte de gidersiniz ama onların fiyatı çok yüksek o yüzden gerek yok bence, Formenteraya 10 aquabusuyla gittik 11 gibi Formenterada olduk, Formentera'da limanda indikten sonra dünyanın en iyi plajlarından biri olan Playa İlletes'e gitmek siçin otobüe bindik, otobüs ücreti 8 euro, gidiş dönüş, e başka bir seçeneğiniz de yok eğer bisiklet kiralamak istemezseniz tabi, o yüzden otobüse bindik ve 10 dakika sonra dünyanın en iyi 10 plajından biri olan Playa İlletes'e vardık, 11.30 gibi havlularımızı serdik ve o muhteşem denize ayaklarımızı soktuk, dönüş aquabusumuz saat 20'deydi, yani saat 7'ye kadar Playa İlletes'in keyfini çıkaracaktık, biz havlumuzu serdik, şezlong ve şemsiye kiralamadık, eğer kiralamak isterseniz 10 euro ve açıkçası tasiye vederim çünkü formentera adası 5 eylül olmasına rağmen inanılmaz sıcaktı ve biz o sıcakta o kadar bunaldık ki denizden pek çıkamadık, denizden çıkıp 5 dakika güneşlenince kendini yine denize atmak istiyordun öyle bir sıcak vardı ama açıkçası ben pek şikayetçi değildim çünkü o deniz hayatımda gördüğüm en güzel denizlerden biriydi ve hiç çıkmak istemedim o yüzden, saat 7'ye kadar vakit o kadar hızlı geçti ki saate baktığımızda gitme vaktinin geldiğini görünce içimi bir hüzün kapladı.

Formentera kesinlikle ölmeden önce gidilip Playa İlletes'de denize girilmesi gereken bir yer, saat 7 de otobüsümüze binip Formentera limanına geri döndük ve Aquabus kalkana kadar liman kafede sangrialarımızı içtik, saat 8'de aquabus geldi bindik ve istemeye istemeye İbizaya geri döndük. İbiza'da son gecemizde Hard Rock cafede yemeğimizi yedik ve sonrasında İbiza townu biraz daha gezerek artık yorgunluktan ölmek üzere arabamıza binmek için otoparka gittik, İbiza'nın en büyük sıkıntısı maalesef otopark yokluğu, son gün otoparka 12 saat kaldığımız süreden dolayı yaklaşık 26 euro verdik, evet yanlış okumadınız 26 euro verdik otoparka maalesef, arabamıza atladık Sant Antoni'ye gittik, duşumuzu alıp Sant Antoni'yi son kez turladık, sangrialarımızı Venedik restoranda içtik ve gece iki gibi otelimize dönüp bavulumuzu hazırladık ve sabah İbiza'dan ayrılmak üzere uyuduk.

İbiza'da geçirdiğimiz 4 gün açıkçası çok eğlendik, inanılmaz güzel denizlerde yüzdük, o çılgın adanın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini gördük, o büyük gece kulüplerine gidemedik maalesef çok istememize rağmen ama gidenlerden dinlediğimiz kadarıyla inanılmaz bir eğlence ve sabahın ilk ışıklarına kadar bitmeyen bir çılgınlık varmış kulüplerde, İbiza için söylenen çok pahalı laflarına ise asla aldanmayın, isterseniz gayet uygun bir bütçeyle de harika bir İbiza tatili yapabilirsiniz. Sant Antoni'de kalıp, Little marketten alış veriş yapıp, Venedik restoranda yemek yerseniz, e zaten denizler bedava, uygun otelde var, para harcayacağınız tek şey kulüpler olacaktır ama ona da kesinlikle değeceğinden sorun yok.

İbiza'da 4 gün gayet yeterli, adanın gidilmesi gereken en iyi 3 plajına gittik, en ortam plajına da gittik, e İbiza'ya gitmişken Formentera'ya gitmeden dönmek tek kelimeyle aptallık olacağından Formentera'ya da gittik ve 4 gün yetti bize, sabah uyandık arabamızın benzinini doldurduk, İbiza'da benzinlikler self servis kendin dolduruyorsun benzini, benzini doldurduktan sonra havaalanına gittik ve Barcelona aktarmalı Nice rotamıza doğru havalandık. Bir sonraki yazımda balayımızın son bölümü olan Nice merkezli Cote d'Azur turumuzu yazacağım.