16 Haziran 2012 Cumartesi

3 Kupa Tek Şampiyon: BEŞİKTAŞ


Basketbolda sezon başlamadan önce başta Anadolu Efes olmak üzere Galatasaray ve Fenerbahçe kadrolarını kurmuş ve sezona şampiyonluk parolasıyla başlamışlardı hatta bu 3 takıma Banvit’i de ekleyebiliriz. Beşiktaş ise cola-turka’nın sponsorluğunun bitmesiyle sponsorsuz kalmış ve yeni sponsor da bulamayınca küçülme kararı almıştı, oysa 2011’in ocak ayında göreve getirilen Ergin Ataman'a bir sonraki sezon için büyük bir bütçe sözü verilmişti fakat sponsor bulunamamasıyla birlikte bırakın büyük bir bütçe ve şampiyonluk kadrosu kurmayı küme düşmemek bile iyidir diye konuşulmaya başlanmıştı sezon başında, bütün bu olumsuzlukların üstüne Serhat Çetin, Cüneyt Erden ve Bekir Yarangüme Beşiktaş klubüne yakışmayan bir davranışla yaz boyunca klüpte antremana çıkmaya zorlanmışlardır. Bu durumdan artık Ergin Ataman da şikayetçi duruma gelmiş ve bana verilen sözler tutulmadı diyerek takım aramaya başlamıştı, yani klüp dağılmak üzereydi, derken Milangaz yani başkan Yıldırım Demirörenin şirketinin takıma sponsor olması ve lock-out nedeniyle ara verilen Nba’in en iyi 3 guardından biri olan Deron Williams’ın kadroya katılmasıyla bir anda tüm o olumsuz hava dağılmıştı, Deron ile başlayan transferler Hawkings ve Erceg’in alınması ve bir önceki sezonun en iyisi Kemp’in de kadroda tutulmasıyla güçlü bir kadro oluşturmaya doğru giderken transfer için çok geç kalınması nedeniyle yerli rotasyonunda maalesef kadro çok zayıf kalmıştı, Mehmet Yağmur, Can Akın, Serhat Çetin, Barış Hersek, Adem Ören(sene boyunca toplam 20 dakika oynamamıştır) ve alt yapıdan çıkan Kartal Özmızrak ile yerli rotasyonu kuruldu bu kadroya Erwin Dudley(Ersin Dağlı) da katılarak yerli rotasyonu şekillendirildi.

Lock-out nedeniyle gelen Deron Williams’ın yanında Semih Erden de kadroya katıldı ve böylece sponsor yokken sadece Serhat Çetin'in olduğu takım Milangaz’ın sponsorluğu ile kurulmuş oldu. Deron williams ve Semih Erden’in liderliğinde kurulan takım gerçekten iyiydi ama eğer lock-out biter ve bu iki oyuncu giderse ne olacaktı? İşte bunun cevabı belli değildi, Ergin Ataman bile b planı yapmadık eğer lokc-out biterse oturup konuşuruz demişti ama lock-out bittiğinde sezon ortası olacaktı ve iyi bir yabancı bulmak çok zor olacaktı ama herkes Deron’un büyüsüne kapılmıştı ve sonrası çok da önemli değildi açıkçası, herkes lock-out bitmesin diye dua ediyordu ve Deron'lu harika bir takım izliyordu.

Deron Williams’ın gelmesiyle hedefler de büyümüştü tabi, lig şampiyonluğu ve avrupada 2.kupa olan Uleb cup’ta da şampiyonluk takımın ilk hedefi olmuştu, kadro dardı ama Deron takıma çok çabuk uyum sağlamıştı ve takım onunla bir başka oynuyordu, herşey güzel başlamışken Uleb cup elemesinde Dexia Mons’a elenerek ilk şoku yaşarken takım, tüm tepkiler koç Ataman’a geliyordu hatta tepkiler o kadar ağıır oluyordu ki Ataman da cevap vermek zorunda kalıyordu.

Uleb cup’tan elenen takım 3.kupa da mücadele etmeye devam edecekti, 2.kupaya oranla çok daha kolay olan bu kupada hedef kesinlikle şampiyonluk olarak belirleniyor ve takım grup mücadelelerini 10 galibiyet ile kapatıyordu, ligde ise maalesef yerli rotasyonunun darlığı nedeniyle sıkıntı yaşanıyordu, 4 numarada yaşanan sıkıntı nedeniyle bir yabancı daha alınması gündeme geliyordu ve yine bir spektaküler transfer yapılarak Lakers’ın 4 numarası Lamar Odom ile anlaşma sağlanıyordu, Lamar’ın uçağa binip Türkiye'ye geleceği gün ise ani bir kararla Lock-out sona eriyor ve takımın bel kemiği Deron Williams ve Semih Erden takımdan ayrılıyordu, işte bu durumda B planı olmayan takımın ne yapacağı konuşulurken tüm medya bu takımın küme düşeceği kanısında uzlaşıyordu, Milangaz’ın sahibi Erdoğan Demirören'in bütçeyi arttırıp Ergin Ataman'a alabileceğiniz en iyi guard ve pivotu alın demesiyle sezon ortasında bir Deron Williams olmasada avrupada gayet kariyerli olan Carlos Arroyo guard olarak takıma transfer ediliyordu, pivot olarak da Semih Erden'den çok daha iyi olan Pops Mensah Bonsu kadroya dahil ediliyordu, B planı olmayan takım lock-out'un bitmesinin hemen ardından sezon ortasında bu kadar iyi iki oyuncu alınca, küme düşer kesin denilen takım tekrar şampiyonluk adayı yapılıyordu.
Derken Türkiye kupası 8'li finalleri maçları başlıyor ve bir önceki sene final oynayan takımdan bu sene şampiyonluk bekleniyordu, fakat şok bir haberle Can akın'ın sakatlanması ve sezonu kapamasıyla zaten dar olan rotasyon iyice daralıyor ve şampiyonluk başka bir bahara kalldı sesleri yükselmeye başlıyordu, takım Türkiye kupasında Serhat Çetin'in efsane oyunuyla yarı finalde Galatasaray, finalde Banvit'i yenip kupayı kazanıyor ve ilk kupa geliyordu, o dar rotasyona rağmen 3 günde oynanan 3 tane zor maç ve kazanılan şampiyonluk takımın kendine olan güvenini arttırıyor ve Eurochallange şampiyonluğu için takım daha çok kenetleniyordu, Eurochallange'da ilk grupta 10 galibiyet alan takım ikinci grupta Fuenlabrada'dan alınan 2 mağlubiyete rağmen 4 galibiyetle 2.olarak gruptan çıkılıyor ve final-four için son engelde kupanın diğer favorisi Artland Dragons ile eşleşiliyordu, takımın o ara formsuz olması ve Arroyo'nun yeni sakatlıktan çıkmasından dolayı Dragons maçlarında çoğu kişi ümitsizliğe kapılsa da Bonsu, Erceg ve Hawkings'in harika oyunlarıyla Dragons 2 maçta da yenilerek şampiyonluk için bir engel daha aşılıyor ve final 4’a kalınıyordu.

Final four'un ilk maçında ev sahibi Macar ekibi Olaj ile eşleşiliyor ve kağıt üstünde favori olan takım Beşiktaş olsada maç inanılmaz zor geçiyor ve son dakikada gelen galibiyet ile Eurochallange kupasında finale çıkıyordu takım, finalde ise rakip turnuvanın diğer favorisi Fransız Elan Chalon oluyordu, harika üçlük yüzdesi olan rakibe karşı ilk 3 periyot süper oynayan takım son periyot gevşeyince rakip farkı kapatıyor ama yine son 1 dakikadaki performansla Elan Chalon yenilerek 2.şampiyonluk da geliyordu üstelik avrupada Efes Pilsen'den sonra kazanılan ilk kupa olarak tarihe geçiyordu takım.

Önce Türkiye kupası ardından Eurochallange’ın kazanılmasıyla artık tek hedef kalmıştı o da Türkiye şampiyonluğu, takım ligi 4.bitirdiği için 5.olan Fenerbahçe ile eşleşti ev sahibi avantajı olmasına rağmen kadro olarak Fenerbahçe çok daha geniş ve güçlü bir kadroya sahipti ve Fenerbahçe elense bile yarı finalde 1.galatasaray ile karşılaşacaktı takım üstelik saha avantajı da Galatasaray'da olacaktı, bu zor kuradan dolayı lig şampiyonluğu pek olası gözükmüyordu ama Ergin Ataman her defasında hedeflerinin 3.kupayı da kazanmak olduğunu yineliyordu. çeyrek finalde Fenerbahçe'ye karşı ilk maçta kazanılan mucize galibiyet(Arroyo’nun orta sahadan attığı son saniye üçlüğü ve maçı uzaması sonrası gelen galibiyet) şampiyonluğa olan inancı daha da arttırıyordu, Fenerbahçe'yle deplasmanda oynanan 2.maçta da takım harika oynuyor ve kazanarak seiyi 2-0 ile geçiyor adını yarı finale yazdırıyordu.

Rakip bu sefer Galatasaray'dı yani ligin favorisi, kadro olarak çok daha güçlülerdi saha avantajı da onlardaydı, ilk maçta büyük farktan geri gelen takım Arroyo’nun son saniye üçlüğünün potadan çıkmasıyla maçı kaybediyor ama Galatasaray’a karşı da kıran kırana mücadele edeceğini gösteriyordu, 2.maçta ise daha kontrollü oynayan takım bu maçın kaybedilmesiyle serinin biteceğinin farkında olup harika bir oyunla maçı alıyor ve saha avantajını da eline geçiriyordu, 3.maç için Akatlardan Sinan Erdem’e taşınıyordu takım, çünkü Fener serisinde Akatlar taraftara yetmemiş içerdeki taraftardan daha fazlası dışarda kalmıştı, Galatasaray serisinin Sinan Erdem'e taşınmasıyla 15 bin taraftar önünde takım 3.maçı kazanıyor ve seride 2-1 öne geçiyordu, serinin 4.maçı yine Sinan erdemde oynanıyor ve 15 bin kişilik Sinan Erdem'in dolması bir yana dışarda da 5 bin kişi kalıyordu, taraftarda takıma artık inanıyor ve şampiyonluk için tam destek veriyordu 4.maç en zor maç olacak diye düşünülürken taraftarın inanılmaz desteğiyle en kolay maç oluyordu ve favori Galatasaray'ı 84-73 yenen Beşiktaş finale çıkıyordu.

Finalde rakip Anadolu Efes olmuştu, bu maçları oynamaya çok alışık bir takım olan Anadolu Efes yarı finalde Banvit'i eleyerek finale gelmişti, çeyrek final ve yarı finalde favoriler hep Beşiktaş'ın rakipleriydi ama finalde şemsiye tersine dönmüştü çünkü takım inanılmaz bir hava yakalamıştı ve buraya kadar gelmişken bırakmaya hiç niyeti yoktu, Anadolu Efes'in kadrosu çok geniş ve Beşiktaş'a göre çok daha güçlüydü, saha avantajı da onlardaydı ama bu takım taraftarının da gücüyle şampiyonluğu istiyordu, başta Ergin Ataman olmak üzere Arroyo, Hawkings, Erceg, Pops ve takımın yerlileri şampiyonluğu çok istiyorlardı, finalin ilk iki maçı Anadolu Efes'in sahasında oynandı ve Beşiktaş iki maçta da rakibi sahadan silerek harika oyunlarla maçları kazanarak seriyi 2-0 yaptı bundan sonraki 2 maç Beşiktaş'ın sahasında oynanacaktı ve herkes 4-0 ile serinin biteceğini düşünüyordu fakat Anadolu Efes seriyi bırakmadı ve 3.maçı hakemlerin de desteğiyle 2-1’e getirdi 4.maç ise hakemlere rağmen Beşiktaş'ın oldu ve 3-1 ile Anadolu Efes'in sahasına geçildi 5.maçta yine hakemler ön plandaydı ve sanki kaybedilen ilk maçın bir kopyası oynanıyordu, son saniyede tüm defansın uyuması sonucu Doğuş'un attığı basketle kazanan Anadolu Efes seiyi 3-2 ye getirerek şampiyonluğu bende istiyorum mesajını veriyordu 6.maç yine Beşiktaş'ın sahasında oynanacaktı ve herkes şampiyonluk kutlamak için Abdi İpekçi'yi doldurmuştu, tüm taraftar 40 dakika susmadı Arroyo’nun Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarındaki efsane oyunu bu maçta da devam etti ve Beşiktaş maçı 80-76 alarak tam 37 sene sonra 2.şampiyonluğunu kazandı.

Ergin Ataman sezon başındaki o kötü durumda takımı ayakta tutmasını başardı. Gerçi ortada takım bile yoktu ama o kolayı seçip ayrılmadı, sponsor bulundu ve tamamen yerinde transferlerle kısıtlı bir kadro kuruldu, Türkiye kupası tarihte ilk defa kazanıldı, Avrupada kupa kazanıldı ve bu ikisinden çok daha önemli olan kupa yani TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU kazanıldı, Deron Williams'ın gitmesiyle bu takım küme düşer denilirken bu takım Ergin Ataman'ın liderliğinde katıldığı 3 kupayı da kazanarak, inanılması çok güç olan birşeyi gerçekleştirdiler ve TARİHE GEÇTİLER.


2012-2012 BASKETBOL SEZONU TÜRKİYE TARİHİNİN EN UNUTULMAZ BASKETBOL SEZONU OLARAK TARİHE GEÇTİ, BİR SÜRÜ OLUMSUZLUKLA BOĞUŞAN BEŞİKTAŞ ÖNCE TÜRKİYE KUPASI SONRA AVRUPA ŞAMPİYONU OLDU VE SON OLARAK DA 4 TAKIMIN FAVORİ GÖSTERİLDİĞİ KENDİ ADININ ANILMADIĞI TÜRKİYE LİGİNDE ŞAMPİYON OLARAK 3 KUPA KAZANDI, BU 3 KUPAYI KAZANAN BEŞİKTAŞ BASKETBOL TARİHİNE GEÇTİ.

10 Haziran 2012 Pazar

Rodos

Yunanistan gezimizin son durağı Rodos'tu, hani şovalyeleriyle ünlü olan, dünyanın 7 harikasından birinin olduğu yer olan Rodos, Girit'ten Sky Express'in 40 kişilik pırpır uçağıyla 1 saatte Rodos'a vardık, Rodos havaalanı Rodos'a otobüsle 25 dakika, taksiler Rodos'ta çok pahallı, sokağa atacak paranız yoksa tavsiye etmem, biz aynı Girit'te yaptığımız gibi merkezde değil de en güzel sahillerin olduğu yerde otel rezervasyonu yaptırdık, orası da Rodos'a otobüsle 30 dakika uzaklıkta olan Faliraki kasabasıydı, Rodos tarihi olarak güzel ve merkez olduğu içinde kalabalık ama Faliraki hem denizi hem de sahilleri bakımından Rodos merkezden çok daha güzel bir yer, otelimiz Faliraki merkeze yürüyerek 15 dakika uzaklıkta olan İrinna hoteldi, 2 gün için 26 euro ödedik otele, otel dediğime bakmayın bildiğiniz aparttı yani orda 3 kişi de kalsam 26 euro ödeyecektim.


Faliraki'nin gece hayatı çok hareketli ben orayı Kuşadası'na benzettim biraz, hem çok turistik hem de sanki biraz kirlenmiş gibi, yani kafa dinlemek için değil de eğlence ve gece hayatı için tercih edilebilecek bir yer ama sahilleri bakımından Kuşadasıyla asla kıyaslanmayacak kadar güzel. Rodos'taki ilk gecemizde Mario's diye bir tavernaya gittik, şansımıza tavernada düğün vardı, Yunan damat ve İngiliz gelin boydan boya bir masayı doldurmuşlar hem yemeklerini yiyorlardı hem de dans ediyorlardı, çok hoşuma gitti bu düğün benim, farklı ve güzel bir düğündü, Mario's da uzonun dibine vurduk, 8 kadeh içtim, uzo güzel ama şekerli ve bizim rakı kadar sert değil, o gece hem Mario's daki yemekler hem de düğün sayesinde çok keyifli geçti, Mario's dan çıkınca bir bara gidebilirdik aslında çok da güzel eğlenirdik ama arkadaşım sayesinde maalesef istemeye istemeye otele geri döndük, Faliraki'de barların hepsi tamamen doluydu ki şu an düşük sezondayız, Temmuz'da ben Faliraki'yi hayal bile edemiyorum. İkinci gün denize girdik, denizi mükemmel onu söylemek istiyorum ben Türkiye'de o denizi sadece Çeşme'de gördüm, plajları Çeşme'den de güzel, insanın sabah gelip hava kararıncaya dek orda kalası geliyor ama tabi bizim vaktimiz kısıtlıydı, denize girdikten sonra bi cafede Yunanlıların meşhur Frappesinden içtik, o öve öve bitiremedikleri Frappe'yi hiç beğenmedim açıkçası.


Akşam Rodos merkeze gittik bir dostumuzun önemle tavsiye ettiği bir restoranta gitmemiz lazımdı, restoran hemen Faliraki-Rodos otobüsünden inince karşıda adı İndigo, dostumuz Rodos'ta mutlaka İndigo'da Stifado yememizi tavsiye etmişti, biz de onun o tavsiyesine uyduk ki iyiki dinlemişiz, harika bir et yemeği ve en güzel yapan yerde İndigo.


Girit ve Rodos'u kıyaslamam gerekirse her türlü Girit derim, Rodos dinlenilecek bir yer değil ve küçük bir ada en fazla 3 gün yeterli ama Girit 1 haftada zor biter ve her yeri keyifli. Rodos'tan sonra durağımız artık Türkiye olacaktı, Rodos'tan hızlı feribotla Marmaris'e geçtik, 1 saatte Rodos'tan Marmaris'e varıyorsunuz, o anlamda gayet güzel ama o feribotun fiyatı bence çok pahalı: 50 euro. Rodos için diyeceğim son şey ise yakın olduğu için gidilebilir ama asla mutlaka gidilmesi gereken bir yer değil.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Girit

Girit'e gitmeyi Çağan Irmak'ın "Dedemin İnsanları" filmi biter bitmez kafama koymuştum, kültürü bize çok benzese de ve internetten çok şey okusam da bir yer hakkında tam bilgi sahibi olmak için oraya gitmek tek şart diye düşünüyorum ve bu planımı gerçekleştirdim, az önce Girit'ten ayrılıp Rodos'a geçmek icin uçağa bindik, ben de uçakta 1 saat boyunca sizlere Girit izlenimlerimi yazmak istedim. Atina'da başladı Yunanistan yolculuğumuz Atina hakkında izlenimlerimi yazmıştım, Atina'da 1 gece kaldıktan sonra Sky Express'in 40 kişilik küçük uçağıyla Girit'e geçtik, Atina-Girit arası uçakla 1 saat, feribotla 8 saat sürüyor, Girit havaalanı denize sıfır çok ufak ve şirin bir havalimanı indikten sonra dışarıda otobüslerle merkeze gidiyorsunuz, Girit'in merkezi İraklio ama eğer Girit'in tadını çıkarmak istiyorsanız Hanya'ya gitmelisiniz, İraklio hem kalabalık hem de Hanya'ya göre daha kirli, Girit 4 şehirden oluşuyor: merkez İraklio, Retimno, Hanya ve Nikolaos. Uçaktan inince belediye otobüsüyle otogar'a gittik oradan Hanya otobüsüne bindik, Hanya İraklio'ya 2 saat uzaklıkta harika bir şehir, hatta dilimizdeki görürsün Hanya'yı Konya'yı da lafı oradan gelmektedir. 3 gece kaldık Hanya'da gerçekten çok güzel bir tatil oldu, 3 gece yetmedi diyebilirim 4 gece Hanya için ideal aslında, 4 gece kalırsanız tamamen tadını çıkarabilirsiniz diye düşünüyorum. Hanya'da kaldığımız otel hotel Ranieris harika bir otel, manzarası muhteşem, sahipleri inanılmaz iyi insanlar, Hanya'da gezmek için yapılacak tek şey araba kiralamak, tüm turistler de oyle yapıyor zaten, şu an sezon olmadığı için araba kiraları ucuz biz 2 gün için 100 euro'ya anlaştık üstelik arabayı da havaalanında bıraktık, 2 günde arabayla tüm Hanya'yı keşfettik ama bir gün daha olsaydı bir kaç yere daha gidilirdi.

Gece otele 23.30'da geldik dolayısıyla o gece bir yere çıkamadık ama sabah erkenden araba kiralayarak gezmeye başladık. İlk gun Almirida diye bir sahil köyüne gittik, plajı harika tavernaları meşhur bir kasaba, deniz gerçekten mükemmeldi hafif rüzgar estiği için biraz soğuktu ama tertemizdi, tavernalar ise kıyıda sıralanmış, istediğinize girebilirsiniz, biz bir arkadaşımızın tavsiyesiyle Psaros'a girdik levrek yedik onun dışında Girit salatası ve Girit'in yerel rakısı olan Çikudya'yı denedik, Çikudya yemek sonrasi digestive olarak getiriliyor ve inanılmaz sert bir içki tüm vücudu yakıyor, boğma rakı içinde hiç katkı maddesi yok evlerde yapılıyor.

Almirida'dan çıktıktan sonra otele geldik üstümüzü değiştirip Hanya merkeze indik, Old Town dedikleri denize sıfır cafelerin sıralandığı çok güzel bir yer yapmışlar, ambiyansi harika bir yer cafelerde calışanlar son derece misafirperverler. Waffle yemenizi tavsiye ederim gerçekten mükemmel yapıyorlar waffle'ı.

İlk gun boyle bitti ikinci gün otel resepsiyonistinin tavsiyesi uzerine Balos diye bir plaja gittik otele yaklaşık 45 dakika uzaklıkta ama inanilmaz bir yer, tam bir doğa harikasi Balos. Belirli bir yerden sonra bir patikaya giriyorsunuz ve tam 20 dakika tırmanıyorsunuz arabayla, yanınız uçurum, düşerseniz 500 metre yuvarlanıp denize gidersiniz, sık sık durarak fotoğraf çektik öyle inanılmaz bir manzara ki aşık olmamak elde değil, 20 dakikalık tırmanıştan sonra arabayı bir yerde bırakıp bu sefer 20 dakikalik bir yürüyüşe başladık ve indiğimizde gördüğümüz manzara ile ağzımız açık kaldı, böyle bir güzellik dünyanın hiç bir yerinde yok diyebilirim, mavi ve yeşil bir bütün olmuş, deniz kumsal iç içe muhteşem bir doğa manzarası karşınıza çıkıyor. Fotoğraf çekmekten doğru dürüst yüzemedim desem yeridir, Demem o ki eğer bir gün Girit'e gidecekseniz BALOS'a muhakkak gidin.

Balos'tan kolay kolay ayrılamadım ama gitmemiz gerekiyordu ve 20 dakikada indiğimiz yeri 45 dakikada çıkabildik adeta climbing yapık, Balos'tan çıkınca Kalo Stalos'a böreki yemeye gittik, Girit'in yerel lezzetlerinden biri de böreki ve cidden çok lezzetli kesinlikle denemelisiniz, böreki yedikten sonra son gecemizi geçirmek icin Hanya merkezde tavernalar caddesine gittik orada da aynı Almirida da olduğu gibi tavernalar kıyıya sıralanmışş ama orada gideceğiniz tek taverna AKROGİALİ olmalı, saat 23.30'a geliyordu biz mekana girdiğimizde ve bomboştu belki de sahibi kapamak üzereydi, Türkiye'de olsa kapalıyız derlerdi ama orada bizi çok iyi karşıladılar, sahibi inanilmaz iyi ve misafirperver birisi, Türk olduğumuzu öğrenince daha da ilgilendi açıkçası getirdigi salatalar inanilmazdi ben ki salata manyaği birisiyim o salataları ömrü hayatımda unutamayacağım, salatadan sonra midye istedik, yunan midyesi bizim midyeden çok farklıymış, tad olarak da maalesef cok daha güzeldi, şarap ve pesto ile terbiye ederek sunuluyor ve gerçekten çok lezzetli, midyeden sonra balıklarımız geldi, balıklar her daim taze ve Akrogiali'nin özel soslarıyla çok daha lezzetli oluyor. Balıkla beraber Uzo içtik, uzo bizim rakıya göre çok hafif evet güzel ama Türk rakısını hiçbişeye değişmem açıkcası, balıklar bittikten sonra kendi ikramı olan tatlıları getirdi mekanin sahibi Yorgo, o kadar güzeldi ki  tatlı tarifini isteyecektim, tatlılar bittikten sonra Psaros'da da ikram edilen Çikudya geldi, meğerse Girit'te her yemekten sonra ikram olarak getirilirmiş, ilk başta istemedik çünkü Psaros'daki cok acıydı ama Yorgo'nunn ısrarlarıyla içtim bu sefer hic acı gelmedi ve cidden hazmı kolaylaştırması açısından gayet yararlı bir içki diyebilirim, Girit rakısı olarak da biliniyor ve sadece evlerde yapıliyor. Girit'te 2 günde elimizden geldiğince gezdik, sezon olmadığı için kalabalık değildi ve bu işimize geldi, rahatça gezebildik, eğer Çeşme ve Bodrum'dan sıkıldıysanız ve çok daha ucuza tatil yapmak istiyorsanız Girit'e muhakkak gidin derim, bu arada kim Türk olduğumuzu öğrendiyse çok sıcak davranı yani Türk düşmanlığı diye bir şey de palavraymış onu anladım.

3 Haziran 2012 Pazar

Atina

Yunanistan turumuz Atina'dan başladı, Atina küçük bir şehir olmasına rağmen içinde barındırdığı kültürle dünyanın en önemli şehirlerinden biridir. Hem Yunan tanrıları hem de ünlü filozofların yaşadığı bir şehir olarak zaten çok farklı bir şehir olmuştur Atina.

Atina'ya pazar günü İstanbul'dan Thy'nin 12.50 uçağıyla gittim, saat 14'de havaalanına ayak bastım, Atina havaalanı şehre çok uzak ama tabi ki her havaalanında olduğu gibi metroyla kolay bir şekilde şehre ulaşabiliyorsunuz. Metro hemen havaalanı çıkışında yürüyerek 2 dakika bile sürmüyor, metroda ilgimi çeken ise Türkiye'deki gibi turnikeler yok yani bilet almadan da geçebilirsiniz ama tabi ki herkes bilet alıyor, havaalanı bileti 8 euro, normal bilet ise 1.2 euro. Normal bilet alıp da havaalanına gidebilirsiniz kimse kontrol etmiyor ama bence kimse böyle bir şey yapmıyordur. Havaalanından metroyla şehir merkezi yaklaşık 40 dakika sürüyor. Omonia, Syntagma ve Monastraki merkezdeki üç cadde, bizim otel Monastraki metro istasyonunda indikten sonra yaklaşık 4 dakikaydı, Attalos otelde kaldık 3 yıldızlı ufak ama tam şehir merkezinde olan, sadece yatmak için bence çok güzel bir oteldi. Otele yerleştikten sonra Akropolis'e gidelim dedik ama pazar günü erken kapandığı için gidemedik ne yapsak diye düşünürken aklımıza o gün Olympiakos-Panathinaikos basket maçı olduğu geldi, acaba gitsek bilet bulup girebilirmiyiz diye düşünürken şansımızı deneyelim dedik ve metroyla Pire'ye geçtik, Olympiakos Pire semtinin takımı, Pire Atina'ya metroyla Monostraki'den yaklaşık 25 dakika, Pire metronun son durağı, Olympiakos'un salon ise son duraktan bir durak önce, meşhur Peace and Friendship stadyumuna metrodan indikten sonra yürüyerek 4 dakikada ulaşıyorsunuz, basket salonlarının tam karşısında futbol stadları var adamlar orayı adeta Olympiakos cehennemine çevirmişler, heryer kırmızı beyaz oluyor zaten, başka bir renk giyen kimseyi bulamazsınız maç zamanı, maçın başlamasına 1 saat kala vardık salona ve sormaya başladık bilet( hic umudumuz yoktu, çünkü final maçıydı ve Olympiakos-Panathinaikos maçları dünyanın en büyük basket derbisidir) 3-5-10 kişi derken bir bilet bulduk ama biz iki kişiydik, riske girdik ve o bileti aldık üstelik biz karaborsada 30 euro'ya kadar gözden çıkarmışken adam bileti bize kendi fiyatından sattı:10 euro, orada yaklaşık 14 bin Olympiakos taraftarı vardı ve biz Türküz deyince hepsi bize büyük dostlukla yaklaştı çünkü 1 hafta önce İstanbul'da Euroleague şampiyonu olmuşlardı ve Türkiye onlar için özeldi bir yerdi.

Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim Yunanistan'da asla Türk düşmanlığı yok, Atina, Girit ve Rodos'ta kaldığımız 6 günde hangi Yunanlıyla sohbet etsek ve Türk'üz desek hepsi de inanılmaz güleryüzlü olarak karşıladı bizi, gayet de misafirperver ve dostça davranıyorlar Türklere. İkinci bileti aramaya başladık tabi ilkini bulunca ve onu da kolayca bulduk ve onu da fiyatı neyse ona aldık karaborsa değil, adamlar Türkiye'den geldik maç için diyince daha da yardımcı oldular bilet bulmamız için. Salona girdik ve o salondaki ambiyansı görünce direk şunu düşündüm Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray müsabakaları da neymiş, inanılmaz bir ambiyans, atmosfer ve 14 bin Olympiakos taraftarı salonu adeta cehenneme çevirmişler, hep bir ağızdan hiç durmadan yapılan tezahüratlar, rakibi baskıya almak için yapılan her türlü şey, ses bombaları, meşaleler herşey orda vardı, sigara içmek serbest mi bilmiyorum ama salonda içmeyen bi bizdik, kızlar da erkekler gibi hep bir ağızdan erkeklerin yaptıkları kadar rakibi baskı altına alıyorlardı, ben hiçbir zaman bu kadar kız görmedim Türkiye'de bir maçta(ceza maçları hariç) ve oraya oturmaya gelmemişler hepsi sesleri kısılana dek bağırdı maç bitene dek. Hani deplasman diyoruz ya işte Peace and Friendship salonu deplasman tanımının en iyi örneği kesinlikle. Ölmeden önce yapılması gereken şeylere kesinlikle eklenmeli Olympiakos-Panathinaikos basket maçını o salonda izlemek. Maçı Olympiakos büyük fark atarak kazandı, ama her baskette sanki o an öne geçmiş gibi seviniyorlar, çığlıklar atıyorlardı. Maçı Olympiakos kazandı ve o kalabalık salon 5 dakikada boşaldı ve dağıldı tezahüratlar ederek.

Burda Yunan polisine de değinmek istiyorum adamlar sadece oradalar, ne bir şeye karışıyorlardı, ne bi çıkıntılık yapıyorlardı, Türk polisiyle karşılaştırınca bence aralarında çok fark var keşke bizim poliste öyle olsa. Maç bitiminde Pire'de güzel bir restoran olan Karsi restorana gittik, Marina Zea bölgesinde olan Karsi'de deniz mahsülü yemek gerçekten çok keyifli, manzarası da harika direk denize bakıyor. Karsi'de yediğimiz balık ve ahtapot harikaydı, servis de en az yemekler kadar harikaydı, yemek yedikten sonra Marina Zea'da bi kafede oturduk denize karşı tatlılarımızı yedik ve sonra taksiyle Atina merkeze döndük, otelimizin olduğu Monostraki'ye, orada biraz turladık gece 2 olmasına rağmen gayet hareketliydi Plaka bölgesi, zaten Atina'nın en turistik bölgesi Plaka bölgesidir, güzel tavernalar ve cafeler hep o bölgede sıralanmışlardır. Orada kısa bir tur attiktan sonra otele gittik ve uyuduk sabah erken kalkıp Atina'yı yerle bir edecektik ve akşam 19'da Girit uçağımız vardı.

Sabah kalktık ve ilk durağımız her turistin yaptığı gibi Akropolis oldu, Akropolis Yunanca yüksek şehir anlamına geliyor ve tüm Atina ayaklarınızın altında oraya çıktığınızda, giriş 12 euro ama 1 hafta geçerli o bilet ve sadece Akropolis değil müzelere giriş için de kullanılıyor. Akropolis yavaş yavaş gezilmesi gereken bir yer çünkü heryeri tarih kokuyor, her yeri inanılmaz büyüleyici, Akropoliste minimum 3 saat kalmak lazım ki aslında o da yetmez ama bizim biraz acelemiz vardı o yüzden 3 saatte hızlandırılmış tur ile gezdik, müzeleri pas geçmek zorunda kaldık ki sadece müzeler 5 saatte geziliyor, Akropolis harika ama maalesef Yunanistan o kültüre sahip çıkamamış, çok yıpranmış restore çalışmaları biz ordayken devam ediyordu ama zaten fazla bi şey kalmamış eski fotoğrafını görünce anlıyorsunuz bunu.

Akropolisten indikten sonra gezilmesi gereken diğer yerlere sırasıyla gittik, Atina'da gezilmesi gereken yerler Akropolisten başlayarak birbirine çok yakın, hani sanki resmen turistlerin gezmesi için bilerek öyle dizilmişler gibi o yüzden turistler çok şanslı ve şehir 1 gününüzü ayırırsanız kolayca geziliyor. Akropoliste Heredot Atticus tiyatrosu, Dionizos tiyatrosu, Athena Nike(dünyaca ünlü nike markası da burdan geliyor) tapınağı, Parthenon tapınağı, Thesion tapınağı zaten burdayız diyolar onları görmeden ordan inme şansınız yok. Akropolisten indikten sonra az dinlenip direk Atina üniversitesine gittik, Akademi ve ulusal kütüphane de Atina üniversitesinin hemen yanında orayı gezdikten sonra ver elini ilk Olimpiyatların yapıldığı Olimpiyat Stadyumuna, giriş 3 euro ama değer, orada da 30 dakika geçiriyorsunuz, Olimpiyat Stadyumundan sonra ise Zappio tarihi binasına geçtik ki yürüyerek 5 dakika oradan da yine yürüyerek 5 dakika olan Zeus tapınağına gittik. Zeus tapınağı da çok ihtişamli bir yapı ve muhakkak gidilmesi gereken bir yer ordan da şehrin merkezinde olan tarihi Parlemento Binasina geçtik, orayı da gezdikten sonra ki saat 5 olmuştu artık otele geçip bavullarımıı alıp havaalanına doğru yol aldık, sabah 9'dan akşam 5'e kadar gezerek Atina'nın gezilmesi gereken yerlerini bitirdik sadece müzeler kaldı. Dediğim gibi atina'yı gezmek için 1 gün yeter ama yine de bizim gibi sıkıştırılmış ve yorucu bir tur yapmamak icin 2 gün ayırmak daha mantıklı olur. Atina'da kime ne sorsak bize çok yardımcı oldu, taksicilerin hepsi Türk oldugumuzu direk tahmin etti, taksiciler çok kültürlü, bir taksici Özal ve Çiller döneminden bahsedip Türk siyasetine bile girdi.

Yunanistanla ilgili dikkatimi çeken bir şey de hangi cafe ya da restorana oturursanız oturun direk 1 şişe su geliyor, sadece Atina'da değil Girit ve Rodos'ta da bu böyleydi ve çok hoşuma gitti bu olay, Türkiye'de 200 ml suyu bile parayla satarlarken Yunanistan'da bunu görmek beni açıkçası çok şaşırttı ama bence olması gerekende bu, su berekettir ve sudan ücret asla alınmamalıdır, dikkatimi çeken başka bir nokta ise maalesef kredi kartı sorunu, gerek Atina gerek Girit gerekse Rodos üç yerde de maalesef kredi kartı geçen yer sayısı parmakla gösterecek kadar az, 10 mekana soruyorsak bir veya ikisinde kart geçiyordu, genelde nakit çalışıyor mağazalar, kredi kartı geçen yerlerde de pos makinası yok eski tarz kredi kartı makinası(bilenler bilir kartı koyup kopyalıyorsun, bakiyen yoksa bile ödemiş oluyorsun, çok riskli bir yöntem) var, kart geçmemesi bence bu kadar turist çeken bir ülke için büyük bir eksi.

Atina gezimiz bittikten sonra akşam 7 ucağıyla Girit'e geçtik. Uçak Sky Express(Girit'in havayolu şirketi) in uçağıydı ve yaklaşık 40 kişilik pırpır diye tabir ettiğimiz ufak uçaktı ve kaptanlar bile uçağa bizimle birlikte geldiler, 1 saat süren yolculuktan sonra Girit'e ulaştık.

Atina özellikle Türklerin kesinlikle görmesi gereken bir yer, ortak bir kültürümüz olduğu bir gerçek ve bu kültürü orada görerek yaşamak gerekir, tarihe merakı olanlar ise Akropolis'i görmeden asla ölmemeliler diye düşünüyorum, 2 gün Atina'yı gezmek için ideal, Atina'ya gitmişken mutlaka yapılması gereken bir şey de kesinlikle Olympiakos-Panathinaikos basket maçı izlemek diyorum.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

THE AVENGERS

Marvel'in yarattığı ve tüm dünyada büyük hayran kitlesi olan Hulk, Iron Man, Captain America, Thor süper kahramanlarının çizgi romanları sinemaya ne zaman aktarılacak diye herkes merakla bekliyordu, Marvel de bu büyük hayran kitlesi olan çizgi romanları sinemaya aktararak büyük bir gişe kazancı sağlamak istiyordu ama madem bu kadar büyük bir hayran kitlesi vardı film konusunu aceleye getirip hayal kırıklığı yaşatmak istemiyorlardı ki bu konuda haklılardı, harika çizgi karakterler sinemaya kötü bir şekilde aktarılırlarsa bu başarı gölgelenirdi.

Uzun bir planlamadan sonra ilk olarak Hulk(2008) çekildi Edward Norton'un Hulk'ı oynadığı film gayet başarılıydı ve iyi bir gişe yaptı, ardından Iron man(2008) çekildi bu sefer Robert Downey jr başroldeydi, Iron Man hulk'tan daha başarılı oldu, tabi bunda Downey jr'ın Iron Man karakterine uyumu ve ona kattığı özellikler etkili oldu, Iron Man o kadar sevildi ki yapımcılar Iron Man 2'yi çekmeye karar verdiler ve kadroya Black Widow karakteriyle Scarlett johansson eklendi, film ilkine göre daha az gişe yaptı ama bu 3. Filmin çekilmesini engel olması 2013'de Iron Man 3 ile karşımıza çıkacak Downey jr ve Johansson. Iron Man'den sonra Thor(2011)'a sıra gelmişti ve Thor'da Iron Man kadar olmasa da başarılı bir film oldu gişede de gayet iyiydi ki bu yüzden ikincisinin çekimlerine başlandı. Thor da çekilince geriye Captain America(2011) kalmıştı son olarak da geçen yaz o vizyona girdi, diğer filmlere göre en başarısız yapım o olsada diğerlerine göre daha çok sevildi Amerikada,  milliyetçilik duyguları taşıdığından dolayı, ama Amerika dışında yoğun eleştiri aldı, bu süper kahraman olamaz diye ki haklıydı bu eleştiriler, diğer 3 kahramanla karşılaştırdığımızda Captain America gerçekten çok sönük kalıyor bu eleştirilere rağmen Captain America'nın da 2.filminin çekimlerine başlandı.

Marvel sinema konusunda acele etmeyerek büyük bir başarı elde etti, 4 kahraman da gişe de o kadar iyi kazandırdılarki ikinci hatta üçüncü filmler çekilmeye başlandı. Marvel'in bu başarısında kahramanları oynayan oyunculardaki seçim de etkiliydi aslında, özellikle Iron Man ve Robert Downey jr aralarında en iyisi oldu ve dünyada en çok sevilende o oldu. Thor karakterini canlandıran Chris Hemsworth de gayet iyiydi, Hulk ve Edward Norton'a zaten kimse bir şey söyleyemezdi, sadece Captain America'yı canlandıran Chris Evans olmadı diyebilirim.

Marvel filmleri çekince ve büyük gişeler elde edince, herkes tarafından şu soru sorulmaya başlandı, bu 4 kahramanın bir arada olacağı bir film yapılacak mı? Bu soruların sorulacağını Marvel filmleri çekmeden önce biliyordu, ve filmleri çekmeden önce eğer istenen başarı kazanılırsa 4 kahramanın da yer alacağı bir film çekileceği planı yapılmıştı, zaten filmlerinin bitiminde dikkat ettiyseniz o büyük filmin ipuçlarıda veriliyordu, ilk başta yazdığım gibi Marvel filmleri çok dikkatli bir plan doğrultusunda çekmek için acele etmemişti ve filmlerin istediği gibi gişe yapması sonucunda asıl film için düğmeye basıldı, 4 süper kahramanın da olacağı THE AVENGERS'ın çekimleri için Iron Man-Robert Downey, Thor- Chris Hemsworth, Captain America- Chris Evans ile anlaşıldı sadece Hulk konusunda pürüz çıktı Edward Norton bu filmde oynamak istemeyince onun yerine Mark Ruffalo Hulk oldu, 4 süper kahramandan birinde fire verilmişti ama bu 4 süper kahramana iki tane daha kahraman eklendi biri Black Widow ile Scarlett Johansson diğeri Hawkeye ile Jeremy Renner oldu. 2012'nin en çok merak edilen filmlerinden biri olan THE AVENGERS uzun bir çekim aşaması sonucunda geçen hafta vizyona girdi ve Amerikada haftasonu gişe kayıtlarında rekor kırarak başladı haftaya ve 1.haftasını cuma dolduracak olmasına rağmen şimdiden en çok izlenen film oldu bile. 

Film Marvel'in de tahmin edemeyeceği kadar iyi başladı gişe de ama şunu da eklemek gerekiyorki kesinlikle bu başarıyı hakediyor film, bence tek süper kahramanlı filmlerin hepsinden daha iyi bir film olmuş, oyunculuKlar bile daha iyi diyebilirim, 4 süper kahramanda gayet başarılı demek isterim ama Captain America maalesef bu filmde de vasat, zaten filmin eleştirilebilecek tek yanı da o bence. Bu 4 süper kahramana eklenen Black Widow ve Hawkeye da çok iyi uyum sağlamışlar ve 4 süper 2 tane de normal kahramanın oluşturduğu THE AVENGERS harika bir film olmuş, bu 6 kahramana övgülerimizi sunarken kötü adam Loki karakterindeki Tom Hiddleston'un da çok iyi olduğunu ekleyelim.

Film zaten çok iyiyken 3D olarak da seyirciyi etkilemeyi  başarıyor ve bence Avatar'dan sonra çekilen en iyi 3D film olarak sinema tarihine geçiyor. THE AVENGERS 1 hafta gibi kısa bir sürde o kadar başarılı oldu ki, ben bu yazıyı yazarken Marvel'den ikinci filmin çekileceği açıklaması geldi.

Yazımı bitirirken küçük bir not eklemek istiyorum, bu zamana kadar sinemada iki kere gittiğim film sayısı çok azdı ama 3 kez gittiğim film hiç yoktu, sanırım THE AVENGERS'a 3.kez gideceğim, siz de bu sinema ziyafetini sakın kaçırmayın derim.

30 Nisan 2012 Pazartesi

BEŞİKTAŞ AVRUPA ŞAMPİYONU

Dün gece ülke tarihinde çok önemli bir gündü, çoğu kişi 3.kupa diyerek burun kıvırabilir ama şunu unutmamak gerekir, bir Türk takımının Avrupa'da kupa aldı ve bunu tüm Dünya duydu.  Sezon başına dönelim ve bu kupaya gidiş öyküsünü az özetleyelim. Nba'de Lock-out olunca ajanslara şöyle bir haber düşmüştü, Beşiktaş Nba'in en iyi 3 guardından biri olan Deron Williams ile görüşüyor, ilk başta kimse buna inanmadı, evet bi sene önce Allen Iverson gelmişti ama Iverson geldiğinde kariyerinin sonundaydı, formsuzdu, bitikti, Deron ise hem genç hem de All star bir guard'dı dolayısıyla bu habere kimse inanmadı ama 3 hafta içerisinde Deron Beşiktaş'a imza attı ve Türkiye'ye geldi, ardından Semih Erden alındı ve Beşiktaş Ergin Ataman liderliğinde çok iyi bir kadroyla sezona başladı. Hedef hem lig hem de Avrupa'da kupaydı, Avrupa'da ikinci kupada başladı Beşiktaş sezona ama daha ön elemelerde elenerek büyük bir hayal kırıklığı yarattı, Favori olarak başladığı bir kupada gruplara kalamayınca Beşiktaş soru işaretleri de oluştu doğal olarak, Allahtan 2.kupada elenen 3.kupa olan Eurochallange'da devam ediyordu yoluna ve Deron'lu Beşiktaş bu kupanın açık ara favorisi olarak başladı maçlarına, Deron daha 3.maçta 50 sayı atarak bu ligin ne kadar üstünde olduğunu kanıtlıyordu. Ligde ve kupada herşey yolunda giderken hatta ikinci bir Nba oyuncusu Lamar Odom'la anlaşılmışken aniden Lock-out'un bitmesi ve takımın en önemli iki oyuncusunun Nba'e dönmesiyle, Beşiktaş acilen bir B planı yapmak zorunda kalıyordu, bu arada medyada da çoğu kişi olmak üzere büyük bir çoğunluk Deron ve Semih'in gitmesiyle Beşiktaş'ın küme düşmemeye oynayan bir takım haline geleceğini söylüyordu, Ergin Ataman Deron ve Semih'in gitmesiyle yerlerine çok iyi iki adam buldu Arroyo ve Pops Mensah Bonsu, ikisi de Nba patentli ve kariyerli oyuncular olan Arroyo ve Pops Beşiktaş'a o kadar çabuk uyum sağladılar ki takım Deron ve Semih'in gidişiyle gücünden hiçbirşey kaybetmedi, hatta Pops Semih'ten çok daha faydalı oynuyordu. Yine herşey yoluna girmişken bu sefer zaten sınırlı olan yerli rotasyonunun en iyisi Can'ın sakatlanması tüm moralleri bozuyordu, Can'ın sezonu kapatmasıyla rotasyon iyice daralmış oldu derken Arroyo da sakatlandı, bu sefer sakatlıklarla uğraşmak zorunda kaldı takım. Derken Türkiye kupası başladı, tarihinde hiç Türkiye kupası olmayan ve 3 kere finalde kaybeden takım, bu kupayı almak istiyordu ama bu kolay olmayacaktı, hem 3 günde 3 maç yapmak zorundaydı hem de rakiplerine göre kadrosu ve rotasyonu çok dardı, ilk maç kendisine göre zayıf olan Aliağa Belediyesiyleydi, rahat kazanması beklenen maçta çok zorlandı ama kazanmasını bildi Beşiktaş, yarı finalde bu sefer Galatasaray çıktı karşısına ve favori Galatasaraydı, Serhat Çetin'in son saniye üçlüğüyle uzatmaya giden maçı enerjilerininin maksimumunu vererek kazandılar ve finale çıktılar, finalde ise rakip Banvit'ti, Banvit oyun yapısı gereği ters bir rakipti ve ilk iki gün çok yorulmuştu takım ama buraya kadar gelip burada bırakmak yakışmazdı ve öyle de oldu Banvit'i de çok zor bir mücadele sonrası yenerek tarihinde ilk Türkiye kupasını kazandı Beşiktaş. Sezonun ilk kupası gelmişti şimdi hedef Avrupaydı, ve orda da final four'a kalındı, Alman takımı Artland Dragons'u 2 maçta da yenerek final four'a kaldı Beşiktaş, final four'da ilk rakip ev sahibi Macar takımı oldu, Olaj Beşiktaş'a göre zayıf bir rakipti ama ev sahibi olmanın verdiği avantaj ve güvenle oynadı, mutlak favori Beşiktaş olsa da maç hiç öyle geçmedi, baya zorlandı, rakip Beşiktaş'ın oyununu çok iyi bozdu, oyuncularda günlerinde olmayınca maç sıkıntıya girdi, ve rakip direnç kazandı, Semih gidince yerine alınan POPS'un insan dışı performansıyla zorda olsa maçı 64-60 kazandı Beşiktaş ve finale kaldı, rakip Fransa ikincisi Elan Chalon'du ve ilk maçta çok rahat kazanarak finale çıkmıştı. Fransız ekibi dış atışları çok etkili bir takımdı ve maçı hiç bırakmayan bir karakteri vardı. Final maçı çok iyi başladı Beşiktaş açısından ve 17 sayı öne geçti, artık herşey bitti kupa geliyor havasına girince oyuncular, Elan Chalon karakterini sahaya yansıttı ve 17 sayıdan geri gelerek 2 sayı öne geçti daha 3.çeyreğin başında, genelde geriden gelen takım ivme kazanır, farkı koruyamayan takımın morali bozulur ki bozuldu da ama ilk maçı adeta tek başına kazanan POPS çıktı meydana ve bu maçı bırakmaya niyetim yok diyerek pota altında adeta tek başına savaştı, POPS'un bu karakterli oyununa ERCEG'de ayak uydurdu ve Beşiktaş'ı iki uzun oyuncusu sürükledi maçın sonuna kadar. Son 2 dakikada bu iki oyuncunun karakterli oyununa Arroyo da ayak uydurunca Beşiktaş maçı kopardı ve Avrupa'da tam 16 sene sonra (1996'da Efes Pilsen Koraç kupasını kazanmıştı) bir Türk takımı kupa kazandı. Yazımın başında da yazdığım gibi evet bu kupa Avrupanın 3.Kupası ama her sene Eurolig'de gruplarda elenmektense Eurochallange kupasını kazanmayı tercih ederim ve herkeste bunu tercih eder diye düşünüyorum. Beşiktaş'ın bu başarısında tabi ki aslan payı koç Ergin Ataman'ın ona da yazımızın sonunda bir parağraf açmazsak ayıp etmiş oluruz. Ataman yapı itibariyle kırılgan bir kadrosu olan takımı çok iyi yönetti ve bir arada tuttu, Deron gittiğinde B planını çok hızlı bir şekilde devreye soktu, zaten taktik ve teknik olarak müthiş bir deha olan Ataman bu dehasını oyuncuları kaynaştırma ve takım olmada da çok iyi kullandı ve böylelikle bu dar rotasyonlu kadro iki kupa kazandı. İki kupa kazanan ve özgüveni de yerine gelen Beşiktaş şimdi bu senenin en zor hedefine kilitlenmiş durumda, o da tabi ki TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU, eğer bu kadro Ergin Ataman önderliğinde bunu da başarabilirse, Beşiktaş tarihine altın harflerle kazınır, başarabilirler mi derseniz, ben o inancı hepsinin gözünde görüyorum.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Twitter ve Detoks

Burayı sadece bir sinema blogu olarak kullanmayacağım, nede olsa kimse iplemiyo ben ne istersem onu yazarım, benim sayfam ne de olsa burası, twitter yazmak istedim mesela şu an.
Evet bazen yazıyoruz twitter eskisi gibi değil diye ama bunu bugün ciddi anlamda anladım, gerçekten ilk çıktığında çok samimi bir ortam vardı ama nerde bokluk orda çokluk olayı, twitter'dan bugün ciddi anlamda soğudum, hesap kapamam çünkü ben istediğim zaman ordan uzak kalacak iradeye sahibim ama yine de kapamayı da düşünmedim değil, saat 23.20 gibi girdiğimde twitter'a hash tag olarak şu üç boktan kelime vardı: türk kızı, ayıp şarkılar ve bence seks, boktan derken twitter kullananlar ne demek istediğimi anladı.
Mesela ilkinden başlayalım türk kızı hash taglerini okudum belirli bir süre, hakaretler mi istersiniz, aşağılamalar mı istersiniz, küfürler mi istersiniz maşallah hepsi vardı, bu hakaret, küfür yazanların anneleri de zamanında türk kızıydı ve bunların %90'ı bir türk kızına aşık olmuş ve bundan sonra yine aşık olacak kişilerdi, bana ne yani eğlenmeyelim mi diye sorabilirsiniz tabi ki eğleneceğiz, hatta ben hep derim twitter'ı fazla ciddiye almamak gerekli diye, oraya stress atmak için girmek en güzeli ama seviyeyi de korumak gerekir diye düşünüyorum.
Çok samimi ve güzel insanlar da tanıdım twitter'dan ve eminim ki tanımaya devam edeceğim, çok da güzel bir yer orası ama maalesef çoğu insan orda doğal değil, eskisi gibi olmamasının sebebi de bu zaten, eskiden herkes kendisiydi, kasmadan yazar, eğlenirdi ama şimdi, şimdi maalesef tribünlere oynayan çok daha fazla, bu da popüler bir yer olmasından kaynaklanıyor tabi ki, ben alternatifini buldum twitter'ın ve şu an orda herkes çok samimi, umarım orası da bozulmaz ve hep öyle kalır.
Bazen detoks iyidir, ara vermek, kendinle kalmak, kendine vakit ayırmak önemlidir, size de tavsiye ederim, twitter'a en az 6 ayda, hiç olmadı sene de bir az ara verip detoks yapın, iyi gelecektir, daha iyi hissettirecektir. İyi geceler.