türk sineması her sene yurtdışında aldığı ödüllerle giderek kalitesini arttırıyor ve dünya sinemasında ben de varım demeye hazırlanıyor fakat kaliteli,ödül alan yapımlar arttıkça maalesef kalitesiz sinema değeri taşımayan yapımlarda çoğalıyor ülkemizde bu da bence sinemamızın gelişmesini yavaşlatıyor. sinemamızın gelişmesini yavaşlatan bir diğer faktör ise kaliteli ödül alan yapımların gişe başarısızlığı oluyor gişede adeta çuvallayan bu yapımlara karşılık belaltı espriler yada çıplaklık kullanılarak yapılan yapımlar gişe rekorları kırıyor tabi bunda reklamın ve girdiği sinema sayısının da katkısı var ama yine de insana hiçbirşey katmayan ve izlendiğinde akılda bir şey bırakmayan bu filmlerin gerektiğinden fazla değer görmesi de türk insanının sinemayı gerçek anlamda kavrayamayışından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
türk sinemasında uluslararası ödül kazanan filmler her geçen sene artıyor en son avrupanın cannes dan sonra en prestijli fim festivali olan berlin film festivalinde altın ayı ödülünü semih kaplanoğlunun bal filmi kazandı 2004 senesinde de yine bir türk yönetmenin filmi altın ayıyı kazanmıştı ama film alman yapımıydı fatih akının gegen die wand duvara karşı filmi de her ne kadar alman yapımı olsada bu ödülü alması türk sineması adına başarıydı ama balın alması tamamen türkiyede çekilen ve herşeyiyle türk olan bir filmin alması tabiki daha büyük bir başarı türk sineması adına.
sinemamız adına beni umutlandıran yönetmenlerin başında gelen nuri bilge ceylan geçen sene cannes film festivalinde 3 maymun filmiyle en iyi yönetmen ödülünü kazanmıştı ayrıca yönetmenin en önemli filmi sayılan uzak da başta cannes olmak üzere çoğu festivalden önemli ödüllerle dönmüştür. nuri bilge ceylan gibi sinemamızın gelişmesine katkı sağlayan diğer yönetmenler ise zeki demirkubuz ve reha erdem dir bu iki ustanın filmleri de avrupadan eli boş dönmeyen yapımlar olarak göğsümüzü kabartmışlardır.
evet gerek cannes gerek berlin gerek de diğer önemli festivallerde bir sürü önemli ödül kaazanmış olsak da maalesef oscar da türkiye elle tutulur bir başarı kazanamamıştır bu zamana kadar dünyanın en prestijli sinema ödülleri olan akademi ödüllerinde en iyi yabancı oscarında ülkemiz maalesef şuana kadar bırakın ödül almayı aday bile olamamıştır ilk 5 e.
oscara en çok yaklaşan ise nuri bilge ceylanın 3 maymun u olmuştur 50 film arasından ilk 9 a kalmış ama ilk 5 e seçilememiştir 2009 senesinde.
türk sineması her ne kadar önemli bir gelişme içerisinde olsa da az sonra vereceğim oscar istatistiklerinden de anlaşılacağı gibi dünya sinemasında çok geri plandadır türk sineması.
1956 senesinden beri verilen en iyi yabancı oscarını kazanan ülkelere baktığımız zaman cezayir,fil dişi sahilleri,macaristan,bosna hersek,tayvan,kanada, güney afrika gibi sineması o kadar iyi olmayan ülkeler bile bu ödülü kazanmışlar ayrıca peru,filistin,kazakistan,nepal,gürcistan,izlanda uruguay,küba,porto riko bile aday olmuşlar yunanistan tam 4 kere aday olmuş bu verilere baktığımızda bırakın kazanmayı bir kere bile aday olamayışımız sinemamızın ne durumda olduğunu daha net gösteriyor sanırım.
yabancı oscarlarına en çok yaklaştığımız sene ise 1990 senesiydi isviçre yapımı olmasına rağmen oyuncularının %90 ı türk olan bir film o sene en iyi yabancı oscarını kazanmıştı a journey of hope ve bu az da olsa gururlanmamızı sağlamıştı ama aynı altın ayıda olduğu gibi tamamen türk yapımı olan ve türkiyede çekilen bir film oscarı almadıkça sinemamız bir şekilde eksik kalacaktır diye düşünüyorum umarım en kısa zamanda bu eksikliğni de gidererek dünya sinemasında önemli bir konuma gelir türk sineması çünkü bu topraklarda işlenecek çok hikaye var yeterki destek verilsin sahp çıkılsın.
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Nisan 2010 Perşembe
19 Mart 2010 Cuma
oscarın laneti

oscar kazanmak dünyadaki bütün aktris aktörlerin hayalidir hatta tüm insanların desem abartmış olmam sanırım ama özellikle kadınlarda oscar almak gerçekten çok ilginç bir boyuta ulaştı diye bilirim oscar alan kadınların eşlerinden ayrılmaları neredeyse gelenek oldu desem abartmış olmam ilk olarak 92 senesinde oscarı alan ingiliz aktris emma thompson 95 senesinde yine kendisi gibi ingiliz olan ünlü yönetmen kocası kenneth branaghtan ayrılmıştı hemen ardından 97 de oscarı kazanan helen hunt 2 sene sonra kocası hank arizadan ayrılmıştı bunlara tesadüf diyebilirsiniz peki bundan sonrakiler 99 da oscarı alan hilary swank 2004 heykelciklerini ikiledikten 3 sene sonra 2007 de kocası chad lowe dan ayrıldı yine 99 da en iyi yardımcı kadın oscarını alan angelina jolie 2003 de kocasından ayrıldı ve 2001 senesinde oscarı alan halle barry 2005 te kocasindan ayrıldı yine 2005 te oscarı alan reese witherspoon kendisi gibi oyuncu olan kocası ryan phillipsten 2008 senesinde ayrıldı ve son olarak 1 hafta önce geçen senenin oscarlı oyuncusu kate winsletin yönetmen kocası sam mendesten ayrıldığını öğrenmişken dün de 7 martta oscar alan sandra bullockun kocası jesse james ten ayrıldığı haberini aldık kısacası oscar kariyer açısından önemli bir ödül olsa da aile açısından oscar kazanmak gerçekten kötü sonuçlara yol açıyor diyebiliriz
16 Mart 2010 Salı
Crazy heart ve Tender Mercies
Oscar töreni öncesi izleyemediğim tek oscar adayıydı bu film maalesef izleyememiştim ve az önce bitirdim Jeff Bridges namı değer 'dude' çok iyi bir oyuncudur hollywood da herkes tarafından takdir gören yetenekli ve karizmatik bir oyuncudur ama bu zamana kadar 4 kere oscara aday olmuş ve bir türlü kazanamamıştı ve bu filmle oscardan önce hangi ödül varsa topladı ve oscar öncesi onun kazanması değil kazanamaması bu seneki oscarın en büyük süprizi sayılacaktı ama o süpriz olmadı ve Jeff Bridges Crazy Heart ile oscarı aldı haketti mi derseniz başka bir yorum yapacak kişiyi hiç görmedim filmi izleyipte yok haketmemiş diyen bir kişi bile bulamazsınız.
Filmde kariyeri düşüşe geçmiş bir country şarkıcısını canlandırıyor Bridges ve onun öğrencisi olan şuanın en ünlü yıldızının biraz da vefa borcunu ödemesiyle teklifler alıyor diyebiliriz film güzel yardımcı oyuncu olarak Bridges a eşlik eden Maggie Gylenhaal da iyi oynamış ki zaten yardımcı kadın oyuncu dalında adaylık getirdi bu oyunu ona ama benim bu yazıyı yazma amacım ne Crazy Heart ı ne de Bridges ı övmek sizi 1984 senesine götürmek istiyorum Crazy Heart filminde de kısa bir rolü olan aynı zamanda filmin yapımcısı da olan Robert Duvall 1984 yılında 4.kez aday gösterildiği oscar da ilk oscarını kazandığında canlandırdığı rolde yine kariyeri düşüşe geçmiş bir country şarkıcısını canlandırmıştı filmin adı Tender Mercies izlemenizi tavsiye ederim.
O zamanın oscarlı oyuncusu Duvall bu sefer yapımcı olarak hemen hemen kendisinin oscar aldığı filmin senaryosuna çok yakın bir filmle samimi arkadaşı Jeff Bridges a oscar kazandırdı iki filmde güzel iki oyuncu da gerçekten oyunculuklarıyla oscarı haketmiştir ama burda asıl soru birbirine çok benzeyen iki film ve iki oyunculuktan hangisi daha iyi Bridges Crazy Heart da mı daha iyi oynamış yoksa Duvall Tender Mercies de mi izleyin siz karar verin ama fikrimi sorarsanız sanki Bridges daha iyi oynamış Duvalldan.
15 Mart 2010 Pazartesi
Oscar Tarihinde Hakkı Yenen Filmler
Akademi ödülleri her ne kadar sinema dünyasının en prestijli ödülleri olarak kabul edilselerde ki ben de öyle kabul ediyorum her ne kadar en objektif en realist ödüller olsa da akademi de arasıra haksızlık yapmıştır filmlere az da olsa bazı seneler hak etmeyen filmler kazanmıştır ben bu yazımda hangi senelerde hangi filmlerin alması gerektiğini sizlerle paylaşacağım.
1936: Akademinin ilk hatası 1936 da başladı maalesef bu sene oscarı hak eden ve herkes tarafından da alacağı düşünülen film Mr.Deeds Goes to Town du Frank Capranın bu harika filmi ki türkiyede de bu film çevrilmiştir çarıklı milyoner olarak ve rahmetli Kemal Sunal oynamıştır oscarı alamamış onun yerine müzikal bir film olan The Great Ziegfeld almıştır en iyi film oscarını.
1944: Bu sene de yine bir haksızlık yapılmıştır ve Billy Wilderin belkide türünün açık ara en iyi filmi olan Double Indemnity si oscarı yine bir müzikal olan Going My Way e kaptırmıştır.
1946: Aslında bu sene iki büyük favori kapıştı en iyi film oscarı için hangisi alsa diğeri çok üzülecekti bir yanda William Wylerın dev kadrosuyla ve müthiş hikayesiyle dikkati çeken filmi The Best Years of Our Lives diğer yanda ise Frank Capranın inanılmaz güzel hikayesiyle ve usta oyuncu James Stewartın harika performansıyla It is a Wonderful Life bu iki muhteşem filmin yarışında kazanan The Best Years of Our Lives olmuştur ama benim gönlüm It is a Wonderul life tan yanadır ama yine de dediğim gibi hangisi kazansa diğerine haksızlık olacaktı keşke ikisine verselermiş.
1951: Yine bir müzikalın aldığı bu sene yine alması gereken film başka bir filmdi müzikaller sanırım oscarda hep hak yiyen filmler olarak anılacaktır oscarı alan An American in Paris olmuştu ama Marlon Brando ve Vivien Leigh li kadrosuyla kesinlikle A Streetcar Named Desire almalıydı o sene.
1956: Özellikle bu sene en büyük haksızlıklardan biri yapılmış maalesef aday olan filmlerden en hak etmeyeni en zayıfı asla alamaz denileni oscarı almıştır ve bu sene akademinin kara senesi olarak tarihe geçmiştir oscarı alan Around the World in Eighty Days kesinlikle rakiplerinin yanında çok zayıf bir filmdir hatta adaylık bile almaması gerekirdi ama oscarı almıştır ve o sene fena halde hakkı yenilen filmler ise Rock Hudson James Dean ve Elizabeth Taylor gibi dev kadrosuyla dev gibi bir film olan Giant ve yine dev bütçesiyle The Ten Commandments tır.
1957: Bu senede yine iki harika film kıyasıya çekişmiş ve kazanan The Bridge on River Kwai olmuştur ve rakibi 12 Angry Man eli boş dönmüştür ama dediğim gibi bu senede 2 filmde hak etmiştir aslında oscarı.
1964: Bu seneyi değerlendirdiğimizde yine bir müzikalin oscarı aldığını görüyoruz ama bu sefer hak ederek alıyordu bİr haksızlık yoktu ortalıkta ama diğer iki filmde o kadar iyi filmler ki onlar da alsa ocarı kimse bir şey diyemezdi My Fair Lady oscarı aldı o sene ama Dr Strengelove yada Zorba The Greek de alsa oscarı bir yanışlık oldu denmezdi.
1967: Konusu ve verdiği mesaj itibariyle bu sene kesinlikle Guess who is Coming to the Dinner almalıydı ama onun yerine In the Heat of the Night filmine verdiler aslında iki filmde ırkçılığa karşı olan filmlerdi ama bence Guess Who is Coming to the Dinner hem oyunculuklarıyla hem konunun işlenişiyle oscarı daha fazla hak ediyordu.
1971: Tipik bir macera filmi olan French Connection yerine Kubrickin harika filmi şiddeti eleştiren ve zamanına göre hayli cesur olan A Clockwork Orange almalıydı.
1980: Oyunculuklarıyla ayakta duran Ordinary People alırken Scorsesenin harika başyapıtı Raging Bull haksızlığıa uğramıştır 80 de.
1989: Bu senede bence aday olan beş filmden en zayıf 2. film aldı oscarı oysaki Born of the Fourth July, Dead Poets Society, My Left Foot gibi harika filmler varken Driving Miss Daisy nin alması haksızlık olmuş diye düşünüyorum.
1990: Kesinlikle ama kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi mafya filmlerinden biri olan Goodfellas almalıydı ama ödül Dances With Wolves a gitmişti o sene.
1994: 94 senesi belkide Oscar yarışının en çetin geçtiği yıldı birbirinden harika 3 filmin yarışında kazanan benimde favorim olan Forrest Gump olmuştu ama Shawshank Redemption ve Pulp Fiction da bu sene değilde başka senelerde çekilselerdi kesin oscarı alırlardı diyorum.
2004: Bu sene en iyi film dalında aday bile gösterilmeyen bir filme acayip bir şekilde haksızlık yapıldı bırakın almasını aday bile gösterilmeyen Eternal Sunshine of the Spotless Mind bence o senenin ve Oscar tarihinin en büyük haksızlığı sadece özgün senaryo ödülü verilerek geçiştirilen film o sene kesinlikle en iyi filmi almalıydı.
1936: Akademinin ilk hatası 1936 da başladı maalesef bu sene oscarı hak eden ve herkes tarafından da alacağı düşünülen film Mr.Deeds Goes to Town du Frank Capranın bu harika filmi ki türkiyede de bu film çevrilmiştir çarıklı milyoner olarak ve rahmetli Kemal Sunal oynamıştır oscarı alamamış onun yerine müzikal bir film olan The Great Ziegfeld almıştır en iyi film oscarını.
1944: Bu sene de yine bir haksızlık yapılmıştır ve Billy Wilderin belkide türünün açık ara en iyi filmi olan Double Indemnity si oscarı yine bir müzikal olan Going My Way e kaptırmıştır.
1946: Aslında bu sene iki büyük favori kapıştı en iyi film oscarı için hangisi alsa diğeri çok üzülecekti bir yanda William Wylerın dev kadrosuyla ve müthiş hikayesiyle dikkati çeken filmi The Best Years of Our Lives diğer yanda ise Frank Capranın inanılmaz güzel hikayesiyle ve usta oyuncu James Stewartın harika performansıyla It is a Wonderful Life bu iki muhteşem filmin yarışında kazanan The Best Years of Our Lives olmuştur ama benim gönlüm It is a Wonderul life tan yanadır ama yine de dediğim gibi hangisi kazansa diğerine haksızlık olacaktı keşke ikisine verselermiş.
1951: Yine bir müzikalın aldığı bu sene yine alması gereken film başka bir filmdi müzikaller sanırım oscarda hep hak yiyen filmler olarak anılacaktır oscarı alan An American in Paris olmuştu ama Marlon Brando ve Vivien Leigh li kadrosuyla kesinlikle A Streetcar Named Desire almalıydı o sene.
1956: Özellikle bu sene en büyük haksızlıklardan biri yapılmış maalesef aday olan filmlerden en hak etmeyeni en zayıfı asla alamaz denileni oscarı almıştır ve bu sene akademinin kara senesi olarak tarihe geçmiştir oscarı alan Around the World in Eighty Days kesinlikle rakiplerinin yanında çok zayıf bir filmdir hatta adaylık bile almaması gerekirdi ama oscarı almıştır ve o sene fena halde hakkı yenilen filmler ise Rock Hudson James Dean ve Elizabeth Taylor gibi dev kadrosuyla dev gibi bir film olan Giant ve yine dev bütçesiyle The Ten Commandments tır.
1957: Bu senede yine iki harika film kıyasıya çekişmiş ve kazanan The Bridge on River Kwai olmuştur ve rakibi 12 Angry Man eli boş dönmüştür ama dediğim gibi bu senede 2 filmde hak etmiştir aslında oscarı.
1964: Bu seneyi değerlendirdiğimizde yine bir müzikalin oscarı aldığını görüyoruz ama bu sefer hak ederek alıyordu bİr haksızlık yoktu ortalıkta ama diğer iki filmde o kadar iyi filmler ki onlar da alsa ocarı kimse bir şey diyemezdi My Fair Lady oscarı aldı o sene ama Dr Strengelove yada Zorba The Greek de alsa oscarı bir yanışlık oldu denmezdi.
1967: Konusu ve verdiği mesaj itibariyle bu sene kesinlikle Guess who is Coming to the Dinner almalıydı ama onun yerine In the Heat of the Night filmine verdiler aslında iki filmde ırkçılığa karşı olan filmlerdi ama bence Guess Who is Coming to the Dinner hem oyunculuklarıyla hem konunun işlenişiyle oscarı daha fazla hak ediyordu.
1971: Tipik bir macera filmi olan French Connection yerine Kubrickin harika filmi şiddeti eleştiren ve zamanına göre hayli cesur olan A Clockwork Orange almalıydı.
1980: Oyunculuklarıyla ayakta duran Ordinary People alırken Scorsesenin harika başyapıtı Raging Bull haksızlığıa uğramıştır 80 de.
1989: Bu senede bence aday olan beş filmden en zayıf 2. film aldı oscarı oysaki Born of the Fourth July, Dead Poets Society, My Left Foot gibi harika filmler varken Driving Miss Daisy nin alması haksızlık olmuş diye düşünüyorum.
1990: Kesinlikle ama kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi mafya filmlerinden biri olan Goodfellas almalıydı ama ödül Dances With Wolves a gitmişti o sene.
1994: 94 senesi belkide Oscar yarışının en çetin geçtiği yıldı birbirinden harika 3 filmin yarışında kazanan benimde favorim olan Forrest Gump olmuştu ama Shawshank Redemption ve Pulp Fiction da bu sene değilde başka senelerde çekilselerdi kesin oscarı alırlardı diyorum.
2004: Bu sene en iyi film dalında aday bile gösterilmeyen bir filme acayip bir şekilde haksızlık yapıldı bırakın almasını aday bile gösterilmeyen Eternal Sunshine of the Spotless Mind bence o senenin ve Oscar tarihinin en büyük haksızlığı sadece özgün senaryo ödülü verilerek geçiştirilen film o sene kesinlikle en iyi filmi almalıydı.
14 Mart 2010 Pazar
Oscar Tarihinde Hakkı Yenen Aktrisler
Oscar tarihinde en iyi erkek dalında olduğu gibi en iyi kadın dalında da arasıra ödüller hak etmeyenlere gitmiştir hak edipte eli boş olarak evine dönen kadın oyuncuları paylaşmak istedim sizlerle.
1928: Henüz daha ikinci törende çok büyük bir haksızlık yapıldı The Passion of Joan Arc ile sinema tarihinin en iyi performansları arasına giren Maria Falconetti aday bile gösterilmeyerek oscarı Coquette filmiyle Mary Pickforda kaptırdı.
1940: Rebecca filmiyle o endişeli ölüm korkusu yaşayan gelin rolünü çok iyi oynayan Joan Fontaine maalesef oscarı alamamıştır onun yerine Kitty Foyle ile Ginger Rogers almıştır en iyi kadın oscarını.
1944: Double Indemnity filminde kocasını öldürmek için sevgilisyle inanılmaz bir plan yapan acımasız kadını harika oynayan Barbara Stanwyck oscarı Gaslight filmiyle Ingrid Bergmana kaptırmıştır oysaki o sene ikisi de hak etmiştir oscarı keşke ikisine beraber verselerdi o sene.
1950: Bu sene All about Eve filmiyle hem Anne Baxter hem de Bette Davis en iyi kadın oscarını almalılardı onların yanı sıra Sunset Boulevard ile Gloria Swanson da oscarı hak etmişti ama bu 3 kadın dururken kazanan Born Yesterday filmiyle Judy Holliday olmuştu.
1954: A Star is Born da hayatının en iyi performansını gösteren Judy Garlandda da akademi haksızlık yaparak oscarı vermemiştir o sene The Country Girl ile Grace Kelly oscarı kazanmıştır.
1957: Federico Fellinin en iyi filmlerinden biri olan The Nights of Cabiria da harika bir oyunla herkesin sevgisini ve takdirini kazanan Giulietta Masina bırakın oscarı almayı en iyi 5 kadın arasına bile girememiştir o sene.
1966: Persona filmiyle oscarı kesinlikle alması gereken Liv Ullman o sene aday bile gösterilmedi ve Who is Afraid of Virginia Wolf ile Elizabeth Taylora gitti ödül.
1969: They Shoot Horses Dont They ile en iyi kadın oscarını Jane Fonda almalıydı ama o senede haksızlık yapılan senelerden biriydi ve oscarı The Prime of Miss Jean Brodie filmiyle Maggie Smith kazanmıştı.
1974: En iyi kadın dalında yapılan en büyük haksızlıklardan biri sanırımı 74 senesinde olmuştur A Women Under the Influence ile adeta oyunculuk dersi veren Gena Rowland imkansız bir şekilde oscarı kazananamıştır ve onun yerine Alice Doesnt Live Here Anymore ile Ellen Burstyn oscarı almıştır.
1982: Sophies Choices ile Meryl Streep kesinlikle hak etti ama Frances rolündeki inanılmaz performansıyla Jessica Lange de ödülü en az Streep kadar hak etti keşke ödülü Jessica Lange ile Streep paylaşsalardı.
1987: Bu senede en iyi kadın dalında büyük bir haksızlık yapılmıştır inanılmaz bir performansla baştan çıkarıcı piskopat kadını oynayan Glenn Close ödülü almalıydı oysaki bence gayet sıradan bir rol çıkaran Cher almıştır Moonstruck filmiyle.
1992: Howards End ile Emma Thompson oscarı hak etmiş ve kazanmıştı ama o sene oscarı hak eden biri daha vardı o da Lorenzos Oil deki fedakar anne rolüyle Susan Sarandondu.
1996: Fargo filmiyle oscarı alan Frances Macdormanddı ama hak etmeyerek almıştı o sene oscarı Macdormand çünkü hem Secrets&Lies filminde herkesi ağlatan Brenda Blethyn hem Breaking waves filminde yine herkesi ağlatan Emily Watson o sene oscarı paylaşmalılardı ama ikiside o gece elleri boş döndü ve Oscar tarihinin en haksız senelerinden biri oldu hak etmeyen biri aldı hak eden iki oyuncu alamadı.
2000: Sinema tarihinin en iyi performanslarından birini çıkarmasına rağmen oscarı alamadı o sene Ellen Burstyn Requiem for a Dream ile, aldığı sene de haksız bir şekilde almıştı gerçi ama 2000 senesinde kesinlikle hak etmişti fakat onun yerine Julia Roberts Erin Brockovich ile oscarı almıştı.
2001: Erkeklerde olduğu gibi bayanlarda da 2001 senesinde haksızlık oldu ve Nicole Kidman Moulin Rouge daki harika Satin rolüyle oscarı kazanamamıştı onun yerine Monster Ball ile Halle Berry oscarı almıştı.
2002: Bir sene önce hakkı yenen Kidman hemen bir sene sonra The Hours filmiyle bir şekilde ödüllendirildi ama bu seferde Unfaithful filmindeki aldatan kadın rolüyle Diane Lane in hakkı yenildi.
1928: Henüz daha ikinci törende çok büyük bir haksızlık yapıldı The Passion of Joan Arc ile sinema tarihinin en iyi performansları arasına giren Maria Falconetti aday bile gösterilmeyerek oscarı Coquette filmiyle Mary Pickforda kaptırdı.
1940: Rebecca filmiyle o endişeli ölüm korkusu yaşayan gelin rolünü çok iyi oynayan Joan Fontaine maalesef oscarı alamamıştır onun yerine Kitty Foyle ile Ginger Rogers almıştır en iyi kadın oscarını.
1944: Double Indemnity filminde kocasını öldürmek için sevgilisyle inanılmaz bir plan yapan acımasız kadını harika oynayan Barbara Stanwyck oscarı Gaslight filmiyle Ingrid Bergmana kaptırmıştır oysaki o sene ikisi de hak etmiştir oscarı keşke ikisine beraber verselerdi o sene.
1950: Bu sene All about Eve filmiyle hem Anne Baxter hem de Bette Davis en iyi kadın oscarını almalılardı onların yanı sıra Sunset Boulevard ile Gloria Swanson da oscarı hak etmişti ama bu 3 kadın dururken kazanan Born Yesterday filmiyle Judy Holliday olmuştu.
1954: A Star is Born da hayatının en iyi performansını gösteren Judy Garlandda da akademi haksızlık yaparak oscarı vermemiştir o sene The Country Girl ile Grace Kelly oscarı kazanmıştır.
1957: Federico Fellinin en iyi filmlerinden biri olan The Nights of Cabiria da harika bir oyunla herkesin sevgisini ve takdirini kazanan Giulietta Masina bırakın oscarı almayı en iyi 5 kadın arasına bile girememiştir o sene.
1966: Persona filmiyle oscarı kesinlikle alması gereken Liv Ullman o sene aday bile gösterilmedi ve Who is Afraid of Virginia Wolf ile Elizabeth Taylora gitti ödül.
1969: They Shoot Horses Dont They ile en iyi kadın oscarını Jane Fonda almalıydı ama o senede haksızlık yapılan senelerden biriydi ve oscarı The Prime of Miss Jean Brodie filmiyle Maggie Smith kazanmıştı.
1974: En iyi kadın dalında yapılan en büyük haksızlıklardan biri sanırımı 74 senesinde olmuştur A Women Under the Influence ile adeta oyunculuk dersi veren Gena Rowland imkansız bir şekilde oscarı kazananamıştır ve onun yerine Alice Doesnt Live Here Anymore ile Ellen Burstyn oscarı almıştır.
1982: Sophies Choices ile Meryl Streep kesinlikle hak etti ama Frances rolündeki inanılmaz performansıyla Jessica Lange de ödülü en az Streep kadar hak etti keşke ödülü Jessica Lange ile Streep paylaşsalardı.
1987: Bu senede en iyi kadın dalında büyük bir haksızlık yapılmıştır inanılmaz bir performansla baştan çıkarıcı piskopat kadını oynayan Glenn Close ödülü almalıydı oysaki bence gayet sıradan bir rol çıkaran Cher almıştır Moonstruck filmiyle.
1992: Howards End ile Emma Thompson oscarı hak etmiş ve kazanmıştı ama o sene oscarı hak eden biri daha vardı o da Lorenzos Oil deki fedakar anne rolüyle Susan Sarandondu.
1996: Fargo filmiyle oscarı alan Frances Macdormanddı ama hak etmeyerek almıştı o sene oscarı Macdormand çünkü hem Secrets&Lies filminde herkesi ağlatan Brenda Blethyn hem Breaking waves filminde yine herkesi ağlatan Emily Watson o sene oscarı paylaşmalılardı ama ikiside o gece elleri boş döndü ve Oscar tarihinin en haksız senelerinden biri oldu hak etmeyen biri aldı hak eden iki oyuncu alamadı.
2000: Sinema tarihinin en iyi performanslarından birini çıkarmasına rağmen oscarı alamadı o sene Ellen Burstyn Requiem for a Dream ile, aldığı sene de haksız bir şekilde almıştı gerçi ama 2000 senesinde kesinlikle hak etmişti fakat onun yerine Julia Roberts Erin Brockovich ile oscarı almıştı.
2001: Erkeklerde olduğu gibi bayanlarda da 2001 senesinde haksızlık oldu ve Nicole Kidman Moulin Rouge daki harika Satin rolüyle oscarı kazanamamıştı onun yerine Monster Ball ile Halle Berry oscarı almıştı.
2002: Bir sene önce hakkı yenen Kidman hemen bir sene sonra The Hours filmiyle bir şekilde ödüllendirildi ama bu seferde Unfaithful filmindeki aldatan kadın rolüyle Diane Lane in hakkı yenildi.
Oscar Tarihinde Hakkı Yenen Aktörler
Akademi tarihinde çoğu zaman en iyiler oscarı almıştır zaten o yüzden adı en iyi erkek aktör ödülüdür ama nadir de olsa hakkı yenenler de olmuştur ve onları burada sizlerle paylaşmak bir şekilde haklarını bu yazımda onlara teslim etmek istiyorum.
1939: Mr Smith Goes to Washingtondaki inanılmaz performansıyla James Stewart a verilmesi gereken ödülü Robert Donat Goodbye Mr Chipsle hak etmediği bir şekilde almıştır.
1943: Sinema tarihinin en iyi aşk filmi olan Casablancadaki harika performansıyla Humprey Bogart kesinlikle almalıydı oscarı, ama maalesef bu senede hak etmeyen bir performansla Watch on the Rhine ile Paul Lukas almıştır.
1946: Yine James Stewart hakkı yenilerek oscarı alamamıştır yine inanılmaz bir performans sergilediği Capra filmi It is a Wonderful Life ile oscarı ise The Best Years of our Lives filmiyle Fredrich March almıştır.
1948: Humprey Bogart The Treasure of Sierra the Madre ile oscarı kesinlikle almalıydı ama o sene en iyi erkek dalında ilk beşe bile girememişti Bogart ve Hamlet rolüyle Laurence Olivier almıştı oscarı.
1951: 43 ve 48 de hakkı yenilerek oscarı alamayan Humprey Bogart bu sefer haksız bir şekilde oscarı almıştır hakeden ve alamayan ise sinema tarihinin efsane oyuncusu Marlon Brandodur A Streetcar Named Desire ile oscarı alsaydı o sene Brando , film bütün oyunculuk dallarında oscarı alarak tarihe geçecekti ama diğer 3 dalda oscarı almış en iyi erkek oyuncuyu haksız bir şekilde kaybetmiştir.
1964: Bu sene ise belkide en büyük haksızlıklardan biri yapılmıştır Dr.Strengelove filmiyle tam 3 farklı karakteri inanılmaz başarılı bir şekilde oynayan Peter Sellers oscarı kazanamamıştır ve haksız bir şekilde My Fair Lady ile Rex Harrison almıştır ödülü ben olsam ödülü kabul etmeyip Peter Sellers a verirdim o kadar iyi oynamıştı Sellers.
1967: Spencer tracynin üçüncü oscarı alması haksız bir şekilde engellenerek In the Heat of the Night ile Rod Steiger almıştır ödülü, oysaki Guess Who is Coming to the Dinner en iyi filmi Spencer Tracy de en iyi erkek oscarını almalıydı sadece Katherine Hepburn en iyi kadını alarak o filmde ödül alan tek kişi olmuştur.
1969: Dustin hoffman The Midnight Cowboy filmiyle en iyi erkek oscarını kesinlikle hak etti ama efsane oyuncu John Wayne a bir Oscar vermek adına hakkı yendi Hoffmanın ve Wayne True Grit ile oscarı aldı.
1976: Her ne kadar Networkdeki harika performansıyla Peter Finch o sene hak etse de ondan çok daha iyi oynayan Robert de Niro o sene almalıydı oscarı Taxi Driver filmiyle en kötü ikisine beraber verilmeliydi diye düşünüyorum.
1979: Dustin Hoffman Kramer vs Kramer ile oscarı hak etmedi değil ama Peter Sellers Being There ile en azından Hoffman ile beraber almalıydı oscarı ve bu Sellersın yenilen ikinci oscarıydı Dr.Strengelove dan sonra.
1990: Yine hakkı yenilen oyuncu Robert de Niroydu 90 senesinde Awakenings ile herkesi ağlatan De Niro o sene Revearsel of Fortune ile haksız bir kararla oscarı Jeremy Irons a kaptırıyordu.
1996: Shinedaki performansıyla Geofrey Rush kesinlikle oscarı hak etti ama bu sene harika bir performans gösteren ve oscarı alamayan Woody Harrelson keşke başka bir sene aday olsaydı ve alsaydı oscarı çünkü gerçekten çok iyi bir performanstı The People vs Larry Flint ve Harrelson.
2001: Bu sene hem kadın hem erkek de oscarlar 11 eylül olaylarından dolayı siyahi oyunculara gitmişti haksız bir şekilde erkeklerde Danzel Washington ikinci oscarını alırken üst üste ikinci kez en iyi erkek oscarını alarak bunu gerçekleştiren üçüncü kişi olacak Russel Crowe a büyük haksızlık yapıldı o sene A Beatiful Mind ile John Nash in hayatını çok iyi oynayan Crowe un elinden Oscar adeta çalındı o sene.
1939: Mr Smith Goes to Washingtondaki inanılmaz performansıyla James Stewart a verilmesi gereken ödülü Robert Donat Goodbye Mr Chipsle hak etmediği bir şekilde almıştır.
1943: Sinema tarihinin en iyi aşk filmi olan Casablancadaki harika performansıyla Humprey Bogart kesinlikle almalıydı oscarı, ama maalesef bu senede hak etmeyen bir performansla Watch on the Rhine ile Paul Lukas almıştır.
1946: Yine James Stewart hakkı yenilerek oscarı alamamıştır yine inanılmaz bir performans sergilediği Capra filmi It is a Wonderful Life ile oscarı ise The Best Years of our Lives filmiyle Fredrich March almıştır.
1948: Humprey Bogart The Treasure of Sierra the Madre ile oscarı kesinlikle almalıydı ama o sene en iyi erkek dalında ilk beşe bile girememişti Bogart ve Hamlet rolüyle Laurence Olivier almıştı oscarı.
1951: 43 ve 48 de hakkı yenilerek oscarı alamayan Humprey Bogart bu sefer haksız bir şekilde oscarı almıştır hakeden ve alamayan ise sinema tarihinin efsane oyuncusu Marlon Brandodur A Streetcar Named Desire ile oscarı alsaydı o sene Brando , film bütün oyunculuk dallarında oscarı alarak tarihe geçecekti ama diğer 3 dalda oscarı almış en iyi erkek oyuncuyu haksız bir şekilde kaybetmiştir.
1964: Bu sene ise belkide en büyük haksızlıklardan biri yapılmıştır Dr.Strengelove filmiyle tam 3 farklı karakteri inanılmaz başarılı bir şekilde oynayan Peter Sellers oscarı kazanamamıştır ve haksız bir şekilde My Fair Lady ile Rex Harrison almıştır ödülü ben olsam ödülü kabul etmeyip Peter Sellers a verirdim o kadar iyi oynamıştı Sellers.
1967: Spencer tracynin üçüncü oscarı alması haksız bir şekilde engellenerek In the Heat of the Night ile Rod Steiger almıştır ödülü, oysaki Guess Who is Coming to the Dinner en iyi filmi Spencer Tracy de en iyi erkek oscarını almalıydı sadece Katherine Hepburn en iyi kadını alarak o filmde ödül alan tek kişi olmuştur.
1969: Dustin hoffman The Midnight Cowboy filmiyle en iyi erkek oscarını kesinlikle hak etti ama efsane oyuncu John Wayne a bir Oscar vermek adına hakkı yendi Hoffmanın ve Wayne True Grit ile oscarı aldı.
1976: Her ne kadar Networkdeki harika performansıyla Peter Finch o sene hak etse de ondan çok daha iyi oynayan Robert de Niro o sene almalıydı oscarı Taxi Driver filmiyle en kötü ikisine beraber verilmeliydi diye düşünüyorum.
1979: Dustin Hoffman Kramer vs Kramer ile oscarı hak etmedi değil ama Peter Sellers Being There ile en azından Hoffman ile beraber almalıydı oscarı ve bu Sellersın yenilen ikinci oscarıydı Dr.Strengelove dan sonra.
1990: Yine hakkı yenilen oyuncu Robert de Niroydu 90 senesinde Awakenings ile herkesi ağlatan De Niro o sene Revearsel of Fortune ile haksız bir kararla oscarı Jeremy Irons a kaptırıyordu.
1996: Shinedaki performansıyla Geofrey Rush kesinlikle oscarı hak etti ama bu sene harika bir performans gösteren ve oscarı alamayan Woody Harrelson keşke başka bir sene aday olsaydı ve alsaydı oscarı çünkü gerçekten çok iyi bir performanstı The People vs Larry Flint ve Harrelson.
2001: Bu sene hem kadın hem erkek de oscarlar 11 eylül olaylarından dolayı siyahi oyunculara gitmişti haksız bir şekilde erkeklerde Danzel Washington ikinci oscarını alırken üst üste ikinci kez en iyi erkek oscarını alarak bunu gerçekleştiren üçüncü kişi olacak Russel Crowe a büyük haksızlık yapıldı o sene A Beatiful Mind ile John Nash in hayatını çok iyi oynayan Crowe un elinden Oscar adeta çalındı o sene.
11 Mart 2010 Perşembe
VEDA
Atatürkün hayatını anlatan Veda diye bir film çekecekler üstelik yazan ve yöneten de Zülfü Livaneli olacak dedikleri an inanılmaz heyecanlanmıştım ve sanırım ilk defa eli yüzü düzgün içimize sinecek bir Atatürk filmi çekilecek diye düşünmüştüm çünkü Zülfü Livaneliye güveniyordum araştırarak en doğru kaynakları kullanarak güzel bir Atatürk karakteri yaratacak diye düşünüyordum. Film geçen hafta vizyona girdi bende bugün izleme fırsatı buldum ama keşke izlemeseydim de hayalkırıklığına uğramasaydım
Atatürkün hayatını anlatan filmde en önemli unsur yoktu atamız yoktu evet filmde Atatürk sadece ölüm döşeğinde yaveri tarafından bazı itiraflar anlatılan bir karakter olarak vardı onun dışında Atatürk diye izlediğimiz kişini Atatürkle uzaktan yakından alakası yoktu çünkü o Sinan Tuzcuydu Atatürk değildi bize kendisini Atatürk olarak inandıramamıştı inandıramazdı da neden mi sebebi gayet açık Atatürke benzetilmek için hiçbir çaba sarfedilmemişti ve bu bence filmin en rezalet en eleştirilecek ve bu yüzden film iyi bile olsa kesinlikle vasat olarak aklımızda kalacak yönüydü Atatürkü oynayacak kişi kim olursa olsun makyajla önce Atatürke benzetilmeliydi ama bu filmde maalesef o yapılmamıştı neden yapılmamıştı bilmiyorum ama kesinlikle büyük bir hataydı bu, neden mi çünkü günümüz sinemasında makyaj çok büyük nimet herkesi iyi bir makyajla herkese benzetilmenin mümkün olduğu bu zamanda Atatürkü oynayan kişinin Atatürke benzetilmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Hatırlarsanız 1 sene önce çekilen işbank reklamında Atatürkü oynayan Haluk Bilginer 2 dakikalık reklam için tam 7 saat uğraşılarak Atatürke benzetilmişti yani istenince gayet güzel benzetilebiliyordu insanlar ki 2 dakikalık bir reklam filmiydi o ama yönetmen Zülfü Livaneli 2 saatlik filminde Atatürkü oynayan Sinan Tuzcuyu Atatürke benzetme gayreti göstermemişti o yüzden biz de Atatürkü değil Sinan Tuzcuyu izledik tam 2 saat boyunca bu da filmin en büyük ve affedilemeyecek hatasıydı bunun dışında da çok hata vardı filmde ama bu o kadar büyük bir hata ki diğerlerinden bahsetmeye bile gerek kalmıyor.
Sonuç olarak başarısız bir Atatürk filmi daha çekildi türk sinemasında umarım bir gün hollywood a bir Atatürk filmi çektirilir ve objektif bir bakış açısıyla çekilecek o filmde kaliteli bir Atatürk filmi görürüz ama o zamana kadar sanırım Atatürk filmlerimizin hepsi 2. hatta 3.sınıf olarak tarihe karışacaklardır.
Atatürkün hayatını anlatan filmde en önemli unsur yoktu atamız yoktu evet filmde Atatürk sadece ölüm döşeğinde yaveri tarafından bazı itiraflar anlatılan bir karakter olarak vardı onun dışında Atatürk diye izlediğimiz kişini Atatürkle uzaktan yakından alakası yoktu çünkü o Sinan Tuzcuydu Atatürk değildi bize kendisini Atatürk olarak inandıramamıştı inandıramazdı da neden mi sebebi gayet açık Atatürke benzetilmek için hiçbir çaba sarfedilmemişti ve bu bence filmin en rezalet en eleştirilecek ve bu yüzden film iyi bile olsa kesinlikle vasat olarak aklımızda kalacak yönüydü Atatürkü oynayacak kişi kim olursa olsun makyajla önce Atatürke benzetilmeliydi ama bu filmde maalesef o yapılmamıştı neden yapılmamıştı bilmiyorum ama kesinlikle büyük bir hataydı bu, neden mi çünkü günümüz sinemasında makyaj çok büyük nimet herkesi iyi bir makyajla herkese benzetilmenin mümkün olduğu bu zamanda Atatürkü oynayan kişinin Atatürke benzetilmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı.
Hatırlarsanız 1 sene önce çekilen işbank reklamında Atatürkü oynayan Haluk Bilginer 2 dakikalık reklam için tam 7 saat uğraşılarak Atatürke benzetilmişti yani istenince gayet güzel benzetilebiliyordu insanlar ki 2 dakikalık bir reklam filmiydi o ama yönetmen Zülfü Livaneli 2 saatlik filminde Atatürkü oynayan Sinan Tuzcuyu Atatürke benzetme gayreti göstermemişti o yüzden biz de Atatürkü değil Sinan Tuzcuyu izledik tam 2 saat boyunca bu da filmin en büyük ve affedilemeyecek hatasıydı bunun dışında da çok hata vardı filmde ama bu o kadar büyük bir hata ki diğerlerinden bahsetmeye bile gerek kalmıyor.
Sonuç olarak başarısız bir Atatürk filmi daha çekildi türk sinemasında umarım bir gün hollywood a bir Atatürk filmi çektirilir ve objektif bir bakış açısıyla çekilecek o filmde kaliteli bir Atatürk filmi görürüz ama o zamana kadar sanırım Atatürk filmlerimizin hepsi 2. hatta 3.sınıf olarak tarihe karışacaklardır.
4 Mart 2010 Perşembe
En Sevdiğim 10 Yönetmen
Ingmar Bergman: İsveçin ve bence dünyanın en iyi yönetmeniydi Bergman o sadece yönetmen değildi aynı zamanda filmlerinin senaristiydi de Bergman, o filmlerinde sorguladığı ve cevap aradığı konularla filmlerindeki psikolojik boyutla ve filmlerindeki harika diyaloglarla bu yüzyılın en büyük yönetmeniydi. Liv Ullman ve Max Von Sydow la bir çok kez çalışmış ve en önemli filmlerinde genelde bu iki harika oyuncuyu kullanmıştır. Ayrıca Bergman üç filmiyle isveçe en iyi yabancı oscarını kazandırmıştır ( The Virgin Spring, Through a Glass Darkly ve Fanny och Alexander)
Bergman öyle büyük bir yönetmendi ki bir çok önemli yönetmen ondan etkilenmiştir bunların en önemlisi de Woody Allen dır.
Kesinlikle izlenmesi gerekli denilen bir sürü filmi var Bergmanın Det Sjunde Inseglet( The Seventh Seal) Smulstronstaller( The Wild Strawberries), Scener urr et Aktenskap( A Scene From a Marriage), Persona(En Sevdiğm) , Viskningar Och Rop( Cries and Whispers) sadece birkaç örnek Bergman sinemasından. Bergman filmlerinde genelde din kavramına yönelmiştir, aile içi iletişim de Bergmanın işlediği konular arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Woody Allen: O bir New York aşığı o bir takıntılı o bir Woody Allendır. Onun filmlerinden aldığım zevki başka yönetmenlerde fazla alamam hep hayatı sorgular kadın erkek ilişkilerini sorgular ve hep kendi yazar senaryolarını, bir oyuncu için Woody Allen filminde oynamak çok önemlidir büyük bir kariyer basamağıdı Allen filmleri.
Woody Allen filmlerinin en önemli özelliği diyalogların ön planda olması ve kendi oynadığı filmlerinde genelde hastalık hastası tipleri canlandırır Allen yönetmen olduğu gibi bence çok komik bir oyuncudur Diane Keaton ve Mia Farrowla çalışmıştır filmlerinin çoğunda son zamanlarda Scarlett Johannson ile de çalışmaya başlamıştır Allen en büyük idolleri Ingmar Bergman, Federico Fellini ve Anton Chekhov dur özellikle filmlerinde Bergman filmlerinin etkilerini açıkça görürüz ve bu da onu ustaya saygı olarak değerlendirir. Allen ın birbirinden harika filmlerinden en önemlileri: Manhattan, Crimes and Misdemanors, Hannah and Her Sisters, Match Point, Love and Death, Purple Rose of Cairo(En Sevdiğim), Husband and Wives, Vicky Cristina Barcelona ve tabi ki en iyi film oscarını alan Annie Hall dur.
Alfred Hitchcock: O İngiliz sinemasının yetiştirdiği en büyük yönetmendir o Sir Alfred Hithcocktur. Hitchcock genelde kara filmler çekmiştir hatta ben onun romantik filmini hiç hatırlamıyorum Hitchcock filmlerinde genelde ya bir katil vardır ya da kimliği yanlış anlaşılan ve yakalanmak istenen suçsuz biri vardır her filminde hemen hemen cinayet vardır çektiği 71 filmden en az 45 i başyapıttır kendinden sonraki nesilleri önemli şekilde etkilemiştir Sir Hitchcock ama bu kadar başarılı olmasına rağmen oscarla yıldızı bi türlü barışmamıştır ve sadece bir kere oscarı almıştır o da en iyi film dalında oysaki bu usta yönetmenin yönetmen dalında bence en az 3 oscarı olmalıydı, Hitchcockun her biri birbirinden keyifli çok fazla filmi vardır ve bu filmler gerçekten izlenmeli düşünülmeli tekrar izlenmeli üstünde konuşulup tartışılıp tekrar tekrar izlenmelidir çektiği 71 filmden şiddetle izlenmesini tavsiye edeceğim filmleri ise: Rear Window, Psycho, Vertigo, North by Northwest, Rebecca(Oscar alan filmi), Strangers on a Train, Notorious, Shadow of a Doubt(En Sevdiğim),Dial m for Murder, Rope, The Birds, The Man Who Knew too Much, I Confess, Blackmail.
Ayrıca Hitchcok filmlerinin bazı yerlerinde gizliden de olsa kendini gösterir ve bu olay daha sonra başka yönetmenler tarafından da tekrar edilmiştir ama tarihe Hitchcok tarzı diye geçmiştir.
Stanley Kubrick: Kubrick Hicthcockun aksine çok az fİlm yönetmiştir ve bu filmlerinin her biri bir baş yapıt olmuştur hepsi birbirinden farklı türlerde olan bu filmler türlerinin en önemli filmleri olmuşlardır işte Kubrickin ne kadar büyük yönetmen olduğu da böyle açıklanabilir sanırım az ama çok çok önemli filmler çekmiştir kendisi.sadece 16 film çekmiştir ve ilk 4 ünü saymazsak çünkü o filmler gençlik filmleridir çektiği 12 film de harika filmlerdir. Onun da favori yönetmenleri arasında Bergman vardır ve o da Bergman gibi Hithcock gibi Oscar alamamıştır ama aşağıdaki filmlere sahip olmak oscara sahip olmaktan çok daha kıymetlidir diye düşünüyorum:
Killer’s kiss, Paths of Glory, Spartacus, Lolita, Dr Strengelove, 2001:a Space Odyssey, a Clockwork Orange, Barry Lyndon, The Shining, Full Metal Jacket(En Sevdiğim) ve Eyes Wide Shut işte her biri kendi türünde efsane olan bu filmler Kubrickin efsane bir yönetmen olmasını sağlamaktadır.
Luis Bunuel: Bunuel de ispanyanın sinema dünyasına kazandırdığı en önemli yönetmendir. Bunuelin filmlerinde böcek görmekten bıkabilirsiniz filmin bir anında muhtemelen şok olabilirsiniz ve genellikle burjuvaları yerden yere vurup onları hep aptal yerine koyduğunu görebilirsiniz işte bu ögeler tipik bir Bunuel sineması örnekleridir. En sevdiği yönetmen Alfred Hitchcocktur ve 48 senesinde Meksika vatandaşı olup Meksika da film çekmeye başlamıştır ve kendisi İspanyol olmasına rağmen ispanya adına 2 filmle aday olduğu yabancı oscarını Le Charme Discret de la Bourgeoisie adlı filmiyle kazanmıştır ama bu film Fransa adına yarışmıştır.
Bunuelin mutlaka izlenmesi gereken filmleri ise Viridiana, El Angel Exterminador, Los Olvidados(En Sevdiğm), Ensayo de un Crimen, Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Un Chien Andolou, Simon del Desierto, Nazarin, Cet Obscur Objet du Desir, Belle de Jour, Tristana, El ve La Fantome de la Libertedir.
Akira Kurosawa: Kurosawa uzak doğudan da başarılı filmler çıkabileceğine bizi inandıran dünyanın uzakdoğu sinemasını tanımasını sağlayan bir yönetmendir çektiği bir çok filmde hep ahlak anlayışını sorgulayan hatta Sheakespeare oyunlarını feodal Japonyaya uyarlayıp filmlerini öyle çeken ve filmlerinde daha sonra Star Wars ile sinema dünyasında çok meşhur bir teknik olarak uygulanmaya başlanacak olan aniden bir sahneden diğer sahneye geçme tekniğini kullanan usta bir yönemendir Kurosawa, Kurosawayı Türkiye ise bulmacalardan tanır genelde bir Kurosawa filmi diye yazan film Randır üç kelimelik bu film hemen hemen her bulmacada vardır desem yalan olmaz.
Kurosawanın filmleri o kadar başarılı olmuştur ki çoğunun Hollywood da yeniden çekimleri yapılmıştır ama tabi ki büyük ustanın filmleri kadar başarılı olamamışlardır o filmler.
Kurosawanın en beğendiği yönetmen ise usta yönetmen John Ford dur.
Kurosawanın kesinlikle izlenmesi gereken filmleri: Shichinin no Samurai( The Seven Samurai), Rashomon(En Sevdiğim), Ran, Yojimbo, Ikiru, Dersu Uzala, Tengoku to Jikogu(High and Low), Kumonosu Jo(Throne of Blood), Kagemushadır. Dersu Uzala Rusya adına en iyi yabancı film oscarını almıştır.
Frank Capra: Capra sinemasının en önemli unsuru sıradan bir adamın haksızlıkla ve çürümüş düzenle savaşmasıdır genelde kahramanları bu tür kişiler oluşturur onun sinemasında ve gazete başlıkları filmlerinin seyrini belirler. Capra diğer yönetmenlere göre akademiyle barışık bir yönetmendir daha doğrusu hak ettiğini almış haksızlığa uğramamıştır 6 kere aday olduğu bu dalda 3 tane en iyi yönetmen oscarı vardır Capranın ve bu filmler gerçekten harika filmlerdir( It Happened one Night, Mr.Deeds Goes to Town ve You Cant Take it With You)
Capra filmleri insana huzur verir ve genelde bozuk düzene karşı savaşan sıradan insanlar olduğu için kahramanlar film izlendikten sonra insana kendini iyi hissettirir ve dünyaya sıkı sıkıya sarılmasını sağlar bu filmler.
Capranın kesinlikle izlenmesi gereken filmleri ise Meet John Doe, Lost Horizon, You Cant Take it With You, Mr Deeds Goes to Town, Arsenic and old Lace, It Happened one Night, Mr Smith Goes to Washington, It is a Wonderful Life(En Sevdiğim).
Martin Scorsese: Onun hakkında hiçbir şey yazmayıp sadece filmlerinin adlarını bile yazsam yeterli olur sanırım ama yinede büyük usta hakkında birkaç şey yazmak gerekir. Robert de Niro olmasa Scorsese olmaz ve Scorsese olmasa de Niro olmazdı desem sanırım abartmış olmam çünkü tam 7 başyapıtta beraber oldu bu iki efsane film demiyorum başyapıt diyorum çünkü o filmler 3-4-5 bir çok defa izlenir yine de insanın bir kez daha izleyesi gelir o kadar harika filmlerdir (Goodfellas, Taxi Driver, Raging Bull, The King of Comedy, Casino, Mean Streets, Cape Fear). De Niro ile olan ortaklığı şuan Leonardo Di Caprio ile devam etmektedir onla da 4 film çekmiştir büyük usta. Scorsesenin filmlerinde film başlangıcının aslında filmin sonu yada ortası olarak başladığını çok görürüz ayrıca başrol oyuncuları genelde piskopat yada halk tarafından uzak durulan asosyal tiplerdir ayrıca Rolling Stones müziklerini de filmlerinde kullanmayı çok sever Scorsese. Scorsesenin o kadar başarılı filmleri olmasına rağmen bir türlü en iyi yönetmen oscarını alamaması ve bunun artık başlı başına bir olay olması ve sonunda The Departed ile alması herkesi inanılmaz sevindirmiştir çünkü daha ilk adaylığıyla bile alması gerekirdi. Scorsesenin diğer yönetmenlerden ayrılan bir yönü de belgesel çekmesi çok fazla belgeseli olan Scorsese bu alanda da çok başarılı bir yönetmendir
İzlenmese çok şey kaçırılıcak Scorsese filmleri ise: Goodfellas(En Sevdğim), Taxi Driver, The Departed, Raging Bull, Shutter Island, Casino, After Hours, The King of Comedy, Gangs of New Yorks, Age of Innocense, The Colour of Money, Boxcar Bertha.
Steven Spielberg: Yapımcı, yazar, aktör ve yönetmen yönleriyle Spielberg Hollywood un en önemli kişiliklerinden biridir dersek yanlış söylemiş olmayız sanırım. Filmlerinde bir çok farklı konuyu ele alsa da Spielbergi hep bilimkurgu çekme sevdası ile hatırlayacağız( E.t, Artificial Intelligence , War of the Worlds, Minority Report, Close Encounters of the Third Kinds, Jurassic Park) bilimkurgu dışında da çok beğenilen ve kült olmuş filmleri vardır tabi ki Spielberg in ve ayrıca başta yazdığım gibi o sadece yönetmen değildir başarılı bir yapımcı ve senaristtir hatta bazı filmlerinde kendisi de oynamıştır. Spielberg de akademinin sevdiği yönetmenlerdendir tam 8 kez aday gösterildiği en iyi yönetmen kategorisinde 2 kez mutlu sona ulaşmıştır ayrıca bir tane de en iyi film oscarı vardır. Filmlerinin en heyecanlı anlarında piyano kullanmayı tercih eder, Tom Hanks ve Tom Cruise ile bir çok filmde çalışmıştır Drew Barrymore ve Gwyneth Paltrow un vaftiz babalarıdır. Filmleri gişe olarak da bir çok kez rekor kırmıştır.
Mutlaka izlenmesi gereken filmleri: Schindlers Lists(En Sevdiğim), Indiana Jones serisi, Jaws, E.t, Munich, Duel, The Color Purple, Catch Me if you Can, Saving Private Ryan ve Empire of the Sun.
David Lean: Lean de aynı Kubrick gibi çok az film çekmiştir ve onun da filmleri aynı Kubrickinkiler gibi her biri birbirinden efsane olmuş harika filmler olarak tarihe geçmiştir. O kadar büyük bir yönetmendir ki çektiği 17 filmin 7 siyle oscara aday olmuştur ve ikisini kazanmayı başarmıştır. Alec Guiness ve Omar Shariff onun başoyuncularıdır genelde onlarda çalışmıştır. Çektiği filmler genelde epik filmler olup süreleri 4 saate yakın olmasına rağmen hepsi o kadar akıcıdır ki sıkılmak bir yana zamanın nasıl aktığını anlayamazsınız.trenler onun filminde önemli roller oynar (Brief Encounter, Doctor Zhivago, The Bridge on the River Kwai, Summertime). İngilterenin Hitchcock dan sonra en başarılı yönetmeni olan Lean de bu başarılarından dolayı sir ünvani almıştır.
En iyi filmleri: Lawrence of Arabia, The Bridge on the River Kwai, Brief Encounter(En Sevdiğim), Great Expectations, Doctor Zhivago, Oliver Twist, Hobsons Choice, Summertime, Ryans Daugther, A Passage to India, The Passionate Friends, In Which We Serve.
Bergman öyle büyük bir yönetmendi ki bir çok önemli yönetmen ondan etkilenmiştir bunların en önemlisi de Woody Allen dır.
Kesinlikle izlenmesi gerekli denilen bir sürü filmi var Bergmanın Det Sjunde Inseglet( The Seventh Seal) Smulstronstaller( The Wild Strawberries), Scener urr et Aktenskap( A Scene From a Marriage), Persona(En Sevdiğm) , Viskningar Och Rop( Cries and Whispers) sadece birkaç örnek Bergman sinemasından. Bergman filmlerinde genelde din kavramına yönelmiştir, aile içi iletişim de Bergmanın işlediği konular arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Woody Allen: O bir New York aşığı o bir takıntılı o bir Woody Allendır. Onun filmlerinden aldığım zevki başka yönetmenlerde fazla alamam hep hayatı sorgular kadın erkek ilişkilerini sorgular ve hep kendi yazar senaryolarını, bir oyuncu için Woody Allen filminde oynamak çok önemlidir büyük bir kariyer basamağıdı Allen filmleri.
Woody Allen filmlerinin en önemli özelliği diyalogların ön planda olması ve kendi oynadığı filmlerinde genelde hastalık hastası tipleri canlandırır Allen yönetmen olduğu gibi bence çok komik bir oyuncudur Diane Keaton ve Mia Farrowla çalışmıştır filmlerinin çoğunda son zamanlarda Scarlett Johannson ile de çalışmaya başlamıştır Allen en büyük idolleri Ingmar Bergman, Federico Fellini ve Anton Chekhov dur özellikle filmlerinde Bergman filmlerinin etkilerini açıkça görürüz ve bu da onu ustaya saygı olarak değerlendirir. Allen ın birbirinden harika filmlerinden en önemlileri: Manhattan, Crimes and Misdemanors, Hannah and Her Sisters, Match Point, Love and Death, Purple Rose of Cairo(En Sevdiğim), Husband and Wives, Vicky Cristina Barcelona ve tabi ki en iyi film oscarını alan Annie Hall dur.
Alfred Hitchcock: O İngiliz sinemasının yetiştirdiği en büyük yönetmendir o Sir Alfred Hithcocktur. Hitchcock genelde kara filmler çekmiştir hatta ben onun romantik filmini hiç hatırlamıyorum Hitchcock filmlerinde genelde ya bir katil vardır ya da kimliği yanlış anlaşılan ve yakalanmak istenen suçsuz biri vardır her filminde hemen hemen cinayet vardır çektiği 71 filmden en az 45 i başyapıttır kendinden sonraki nesilleri önemli şekilde etkilemiştir Sir Hitchcock ama bu kadar başarılı olmasına rağmen oscarla yıldızı bi türlü barışmamıştır ve sadece bir kere oscarı almıştır o da en iyi film dalında oysaki bu usta yönetmenin yönetmen dalında bence en az 3 oscarı olmalıydı, Hitchcockun her biri birbirinden keyifli çok fazla filmi vardır ve bu filmler gerçekten izlenmeli düşünülmeli tekrar izlenmeli üstünde konuşulup tartışılıp tekrar tekrar izlenmelidir çektiği 71 filmden şiddetle izlenmesini tavsiye edeceğim filmleri ise: Rear Window, Psycho, Vertigo, North by Northwest, Rebecca(Oscar alan filmi), Strangers on a Train, Notorious, Shadow of a Doubt(En Sevdiğim),Dial m for Murder, Rope, The Birds, The Man Who Knew too Much, I Confess, Blackmail.
Ayrıca Hitchcok filmlerinin bazı yerlerinde gizliden de olsa kendini gösterir ve bu olay daha sonra başka yönetmenler tarafından da tekrar edilmiştir ama tarihe Hitchcok tarzı diye geçmiştir.
Stanley Kubrick: Kubrick Hicthcockun aksine çok az fİlm yönetmiştir ve bu filmlerinin her biri bir baş yapıt olmuştur hepsi birbirinden farklı türlerde olan bu filmler türlerinin en önemli filmleri olmuşlardır işte Kubrickin ne kadar büyük yönetmen olduğu da böyle açıklanabilir sanırım az ama çok çok önemli filmler çekmiştir kendisi.sadece 16 film çekmiştir ve ilk 4 ünü saymazsak çünkü o filmler gençlik filmleridir çektiği 12 film de harika filmlerdir. Onun da favori yönetmenleri arasında Bergman vardır ve o da Bergman gibi Hithcock gibi Oscar alamamıştır ama aşağıdaki filmlere sahip olmak oscara sahip olmaktan çok daha kıymetlidir diye düşünüyorum:
Killer’s kiss, Paths of Glory, Spartacus, Lolita, Dr Strengelove, 2001:a Space Odyssey, a Clockwork Orange, Barry Lyndon, The Shining, Full Metal Jacket(En Sevdiğim) ve Eyes Wide Shut işte her biri kendi türünde efsane olan bu filmler Kubrickin efsane bir yönetmen olmasını sağlamaktadır.
Luis Bunuel: Bunuel de ispanyanın sinema dünyasına kazandırdığı en önemli yönetmendir. Bunuelin filmlerinde böcek görmekten bıkabilirsiniz filmin bir anında muhtemelen şok olabilirsiniz ve genellikle burjuvaları yerden yere vurup onları hep aptal yerine koyduğunu görebilirsiniz işte bu ögeler tipik bir Bunuel sineması örnekleridir. En sevdiği yönetmen Alfred Hitchcocktur ve 48 senesinde Meksika vatandaşı olup Meksika da film çekmeye başlamıştır ve kendisi İspanyol olmasına rağmen ispanya adına 2 filmle aday olduğu yabancı oscarını Le Charme Discret de la Bourgeoisie adlı filmiyle kazanmıştır ama bu film Fransa adına yarışmıştır.
Bunuelin mutlaka izlenmesi gereken filmleri ise Viridiana, El Angel Exterminador, Los Olvidados(En Sevdiğm), Ensayo de un Crimen, Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Un Chien Andolou, Simon del Desierto, Nazarin, Cet Obscur Objet du Desir, Belle de Jour, Tristana, El ve La Fantome de la Libertedir.
Akira Kurosawa: Kurosawa uzak doğudan da başarılı filmler çıkabileceğine bizi inandıran dünyanın uzakdoğu sinemasını tanımasını sağlayan bir yönetmendir çektiği bir çok filmde hep ahlak anlayışını sorgulayan hatta Sheakespeare oyunlarını feodal Japonyaya uyarlayıp filmlerini öyle çeken ve filmlerinde daha sonra Star Wars ile sinema dünyasında çok meşhur bir teknik olarak uygulanmaya başlanacak olan aniden bir sahneden diğer sahneye geçme tekniğini kullanan usta bir yönemendir Kurosawa, Kurosawayı Türkiye ise bulmacalardan tanır genelde bir Kurosawa filmi diye yazan film Randır üç kelimelik bu film hemen hemen her bulmacada vardır desem yalan olmaz.
Kurosawanın filmleri o kadar başarılı olmuştur ki çoğunun Hollywood da yeniden çekimleri yapılmıştır ama tabi ki büyük ustanın filmleri kadar başarılı olamamışlardır o filmler.
Kurosawanın en beğendiği yönetmen ise usta yönetmen John Ford dur.
Kurosawanın kesinlikle izlenmesi gereken filmleri: Shichinin no Samurai( The Seven Samurai), Rashomon(En Sevdiğim), Ran, Yojimbo, Ikiru, Dersu Uzala, Tengoku to Jikogu(High and Low), Kumonosu Jo(Throne of Blood), Kagemushadır. Dersu Uzala Rusya adına en iyi yabancı film oscarını almıştır.
Frank Capra: Capra sinemasının en önemli unsuru sıradan bir adamın haksızlıkla ve çürümüş düzenle savaşmasıdır genelde kahramanları bu tür kişiler oluşturur onun sinemasında ve gazete başlıkları filmlerinin seyrini belirler. Capra diğer yönetmenlere göre akademiyle barışık bir yönetmendir daha doğrusu hak ettiğini almış haksızlığa uğramamıştır 6 kere aday olduğu bu dalda 3 tane en iyi yönetmen oscarı vardır Capranın ve bu filmler gerçekten harika filmlerdir( It Happened one Night, Mr.Deeds Goes to Town ve You Cant Take it With You)
Capra filmleri insana huzur verir ve genelde bozuk düzene karşı savaşan sıradan insanlar olduğu için kahramanlar film izlendikten sonra insana kendini iyi hissettirir ve dünyaya sıkı sıkıya sarılmasını sağlar bu filmler.
Capranın kesinlikle izlenmesi gereken filmleri ise Meet John Doe, Lost Horizon, You Cant Take it With You, Mr Deeds Goes to Town, Arsenic and old Lace, It Happened one Night, Mr Smith Goes to Washington, It is a Wonderful Life(En Sevdiğim).
Martin Scorsese: Onun hakkında hiçbir şey yazmayıp sadece filmlerinin adlarını bile yazsam yeterli olur sanırım ama yinede büyük usta hakkında birkaç şey yazmak gerekir. Robert de Niro olmasa Scorsese olmaz ve Scorsese olmasa de Niro olmazdı desem sanırım abartmış olmam çünkü tam 7 başyapıtta beraber oldu bu iki efsane film demiyorum başyapıt diyorum çünkü o filmler 3-4-5 bir çok defa izlenir yine de insanın bir kez daha izleyesi gelir o kadar harika filmlerdir (Goodfellas, Taxi Driver, Raging Bull, The King of Comedy, Casino, Mean Streets, Cape Fear). De Niro ile olan ortaklığı şuan Leonardo Di Caprio ile devam etmektedir onla da 4 film çekmiştir büyük usta. Scorsesenin filmlerinde film başlangıcının aslında filmin sonu yada ortası olarak başladığını çok görürüz ayrıca başrol oyuncuları genelde piskopat yada halk tarafından uzak durulan asosyal tiplerdir ayrıca Rolling Stones müziklerini de filmlerinde kullanmayı çok sever Scorsese. Scorsesenin o kadar başarılı filmleri olmasına rağmen bir türlü en iyi yönetmen oscarını alamaması ve bunun artık başlı başına bir olay olması ve sonunda The Departed ile alması herkesi inanılmaz sevindirmiştir çünkü daha ilk adaylığıyla bile alması gerekirdi. Scorsesenin diğer yönetmenlerden ayrılan bir yönü de belgesel çekmesi çok fazla belgeseli olan Scorsese bu alanda da çok başarılı bir yönetmendir
İzlenmese çok şey kaçırılıcak Scorsese filmleri ise: Goodfellas(En Sevdğim), Taxi Driver, The Departed, Raging Bull, Shutter Island, Casino, After Hours, The King of Comedy, Gangs of New Yorks, Age of Innocense, The Colour of Money, Boxcar Bertha.
Steven Spielberg: Yapımcı, yazar, aktör ve yönetmen yönleriyle Spielberg Hollywood un en önemli kişiliklerinden biridir dersek yanlış söylemiş olmayız sanırım. Filmlerinde bir çok farklı konuyu ele alsa da Spielbergi hep bilimkurgu çekme sevdası ile hatırlayacağız( E.t, Artificial Intelligence , War of the Worlds, Minority Report, Close Encounters of the Third Kinds, Jurassic Park) bilimkurgu dışında da çok beğenilen ve kült olmuş filmleri vardır tabi ki Spielberg in ve ayrıca başta yazdığım gibi o sadece yönetmen değildir başarılı bir yapımcı ve senaristtir hatta bazı filmlerinde kendisi de oynamıştır. Spielberg de akademinin sevdiği yönetmenlerdendir tam 8 kez aday gösterildiği en iyi yönetmen kategorisinde 2 kez mutlu sona ulaşmıştır ayrıca bir tane de en iyi film oscarı vardır. Filmlerinin en heyecanlı anlarında piyano kullanmayı tercih eder, Tom Hanks ve Tom Cruise ile bir çok filmde çalışmıştır Drew Barrymore ve Gwyneth Paltrow un vaftiz babalarıdır. Filmleri gişe olarak da bir çok kez rekor kırmıştır.
Mutlaka izlenmesi gereken filmleri: Schindlers Lists(En Sevdiğim), Indiana Jones serisi, Jaws, E.t, Munich, Duel, The Color Purple, Catch Me if you Can, Saving Private Ryan ve Empire of the Sun.
David Lean: Lean de aynı Kubrick gibi çok az film çekmiştir ve onun da filmleri aynı Kubrickinkiler gibi her biri birbirinden efsane olmuş harika filmler olarak tarihe geçmiştir. O kadar büyük bir yönetmendir ki çektiği 17 filmin 7 siyle oscara aday olmuştur ve ikisini kazanmayı başarmıştır. Alec Guiness ve Omar Shariff onun başoyuncularıdır genelde onlarda çalışmıştır. Çektiği filmler genelde epik filmler olup süreleri 4 saate yakın olmasına rağmen hepsi o kadar akıcıdır ki sıkılmak bir yana zamanın nasıl aktığını anlayamazsınız.trenler onun filminde önemli roller oynar (Brief Encounter, Doctor Zhivago, The Bridge on the River Kwai, Summertime). İngilterenin Hitchcock dan sonra en başarılı yönetmeni olan Lean de bu başarılarından dolayı sir ünvani almıştır.
En iyi filmleri: Lawrence of Arabia, The Bridge on the River Kwai, Brief Encounter(En Sevdiğim), Great Expectations, Doctor Zhivago, Oliver Twist, Hobsons Choice, Summertime, Ryans Daugther, A Passage to India, The Passionate Friends, In Which We Serve.
2 Mart 2010 Salı
En Sevdiğim 10 Aktör
Edward Norton: Daha ilk filmiyle oscara aday olan bir aktör için ne düşünürsünüz Norton işte öyle bir yetenek o genelde çift kişilikli karakterleri canlandırmayı seven bir aktör ve zaten ilk filminde de Primal Fear da böyle bir rolle oscara aday olmuştu alamadı ama o bu tür rollerde oynamaya devam etti Fight Club gibi efsane filmde de çifte karakterli oyunculuğu eleştirmenler tarafından çok büyük övgü aldı daha sonra yine bir çift kişilik filminde The Score da usta oyuncu Marlon Brandoyla oynadı yine bir çifte karakterli rol ise The Silence of the Lambs in üçüncü filmi olan Red Dragonda yine norton tarafından ustalıkla canlandırıldı.
Bu kadar çifte karakterli rolün dışında Rounders da poker ustasını Everyone Says i Love You da müzikal yeteneğini gösterdi, The Italian Job da kötü adamı ustalıkla canlandırdı ama ben onu en çok American History X ile sevdim o filmde canlandırdığı karakter gerçekten harikaydı ve tabi ki 25th Hour da Nortonun en iyi filmlerinden biridir. Hollywoodun mütevazi oyuncularından biridir ve oscarı çoktan hak etmesine rağmen henüz o heykelciği evine götürememiştir ama en kısa zamanda bu eksiğini de gidereceğinden hiç şüphem yok.
Leonardo Di Caprio: Çocuk yaşta başladı kariyeri onunda This Boys Life The Basketball Diaries ve Romeo Juliet filmleriyle kariyeri yükselişe geçmeye başladı ve kariyerinin zirvesine Titanic ile çıktı o film ona büyük şöhret kazandırdı ama oyunculuğunda geliştirmesi gereken şeyler vardı The Beach ile oyunculuğu hakkında olumlu eleştiriler aldı ve Gangs of New York ile artık usta oyunculuk seviyesine ulaşmıştı bu film onun Martin Scorsese ile ortaklığının başladığı ilk film olmasından da önemliydi bu filmden hemen sonra Catch Me if You Can ile gerçek bir hayat öyküsünü çok başarılı bir oyunculukla ortaya koydu ve daha sonra The Aviator ve The Departed ile yine Scorsese filmlerinde oynadı ama tüm bu başarılı filmlerin yanında bence en iyi filmi Blood Diamond dı bu film Leo nun olgunlaştığının kanıtıydı hemen ardından samimi arkadaşı Kate Winslet ile harikalar yarattığı Revolutionary Road Caprionun için Oscar zamanının geldiğini gösteren filmdi.
Jack Nicholson: Bu efsane adam için ne diyebilirim ki ben bu adam için efsane desek az kalır o dünyanın gördüğü göreceği en ama en iyi oyuncu hem de açık ara bunun kanıtı da aldığı 3 oscarda görülüyor zaten sayısız efsane filmi var ben buradan sadece izlemeniz gerekenleri yazayım Broadcast News, Easy Rider, About Schmidt, The Last Detail, Five Easy Pieces, The Bucket List, Batman(jokeri harika oynamıştı), The Passanger, As Good As it Gets, The Departed, Chinatown ve ona adeta taptığım the Shining ve One Flew Over the Cuckoos Nest.
Al Pacino: Daha dördüncü filmi The Godfather olan bir aktörün diğer filmlerinin hangileri olacağı pek önemli değildir zaten o daha 4.filminde kariyerinin en üst noktasına ulaşmıştır önemli olan kariyerini o seviyede devam ettirmesidir Al Pacino ise kariyerini o seviyede devam ettiremedi daha da yükseğe çıkardı 4.filmle zirvede olan kariyerini efsane noktasına getirdi diğer filmleriyle bu filmler sırf Al Pacino için bile izlenmeli bence Serpico,
Godfather 2, Dog Day Afternoon, Scarface, Glengarry Glen Ross, Scent of a Woman, Carlitos Way, Heat, The Devils Advocate, Two for the Money evet Pacino bu filmlerle efsane noktasına ulaşmıştır ama bence en iyisi zaten Oscar da aldığı film olan Scent of a Woman dır bu film için körler okulunda tam 40 gün kalarak kör rolünü nasıl yapabileceğini gözlemlemiştir çünkü o bir metod oyuncusu rolünü adeta yaşayan ve yaşatan bir oyuncu ve Al Pacino gerçekten çok üst düzey bir oyuncu.
Robert De Niro: Az önce Al Pacino için ne dediysek aynısını De Niro içinde söyleyeceğiz çünkü o da aynı Pacino gibi İtalyan bir aileden gelen ve aynı onun gibi efsane noktasına erişen bir üstad dır. De Niro kariyerini Scorsese ile geliştirmiş ve adeta De Nirosuz Scorsese filmi olmamıştır 80 lerde ve bu iki muhteşem adamın işbirliğiyle birbirinden güzel filmler çıkmıştır ortaya usta yönetmen ve harika bir oyuncu ile seyrine doyum olmayan filmler: Mean Streets, Taxi Driver, Raging Bull, The King of Comedy, Cape Fear, Casino ve Goodfellastır. Tabi ki bu filmler bile bir oyuncunu zirveye taşımaya yeter ama bunun dışında The Godfather part 2, The Deer Hunter, Once Upon Time in America, Angel Heart, Heat, Wag the Dog ve Jackie Brown gibi filmlerde de De Niro muhteşem oynamıştır De Niro bu filmlerden godfather part 2 ve The Raging Bull ile ikide Oscar almıştır.
Christian Bale: Kariyerine çocuk yaşta başlayan Bale daha 13 yaşında kariyeri için çok önemli bir filmde oynamıştı Spielbergin Empire of the Sun filminde bu çocuktan olacak dedirten Bale iki sene sonra bu sefer şimdiye kadarki en iyi Henry uyarlaması olan Henry V de de harika oynamış ve küçük yaşta başlayan kariyerinde önemli iki köşetaşını başarıyla atlatarak kariyerine devam etmiştir ve zaten gözler onun üzerindeyken asıl dikkati 2000 senesinde American Psycho ile çekmiştir bu filmde eleştirmenler tarafından göklere çıkarılan Bale 2004 de Makinist filmi için tam 30 kilo vermiş ve güvendiği bir senaryo için nasıl fedakarlıklar yapacağını herkese göstermiştir daha sonra Batman Begins ile batman olan ve diğer batman filmine kadar Rescue Dawn, The Prestige ve 3.10 to Yuma adlı başarılı filmlerde oynamış ve The Dark Knight da en başarılı batman rollerinden birini oynayarak artık oyunculuğunun tartışılmaz olduğunu kanıtlamıştır. Henüz oscarı bulunmayan bale gelecek senelerde Oscar için en büyük adaylarımdan biridir.
Sean Penn: Sean Penn sadece oyunculuğuyla değil evlilikleri ve sosyal sorumluluklarıyla da gündeme gelen bir oyuncudur kendisi daha oyunculuğuyla tanınmazken 85 senesinde Madonna ile yaptığı evlilik ile adını duyurdu Hollywood da, bu evlilik tam 4 sene sürdü ve boşanmaları da evlilikleri gibi büyük bir sükse yarattı Penn bu olaylı evlilikten sonra Carlitos Way ile ilk başarılı oyunculuğunu sergiledi hemen ardından Dead Mans Walking ile ilk Oscar adaylığını alan ve çoğu kişiye o sene kazanması gereken Penn Oscar için tam sekiz sene bekledi ve 2004 te Mystic River ile ilk oscarını kucakladı bu arada savaş karşıtı propagandaları ile Amerika hükümetini de kıyasıya eleştirmesiyle tüm dünyada sempati topluyordu I am Sam de oynadığı özürlü rolüyle yine oscara aday olan Penn yine hak etmesine rağmen ikinci kez hakkı yenerek Oscar kazanamıyordu fakat 2009 senesinde Milk filminde canlandırdığı gaylerin direniş lideri Harvey Milk kompozisyonuyla oscarı genç yaşına rağmen ikinci kez kazanarak ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu kanıtlıyordu Penn ayrıca 2007 de çektiği harika bir film olan Into the Wild ile oyunculuğu kadar yönetmenliğinin de çok başarılı olduğunu kanıtlamıştır ve son olarak kendisi gibi oyuncu olan eşi Robin Wright Penn den başka bir kadın için ayrılan Penn özel hayatıyla yeniden gündeme gelmiştir.
Daniel Day Lewis: Bir oyuncu düşünün ki kariyerinde başlangıç yılları dahil ki çoğu oyuncu başlangıç yıllarında saçma sapan kalitesiz filmlerde oynamıştır hiçbir kalitesi yapımda oynamamıştır bütün senaryoları ince eleyip her zaman en kaliteli filmlerde başrolü oynamıştır işte bu oyuncu Daniel Day Lewistir her zaman en iyiyi isteyen ve bunun için her zaman harika performanslar sergileyen Lewis filmlerinde adeta rollerini yaşayarak o rollere ruh katarak harikalar yaratmıştır My Beatiful Laundretta,A Room with a View, The Unbearable Lightness of Being, The Last Mohicans, The Age of Innosence, In The Name of the Father, Gangs of New York, Nine Lewisin birbirinden kaliteli filmleri olarak öne çıkarken iki Oscar aldığı filmleri olan My Feft Foot ve There Will be Blood filmlerindeki inanılmaz performansları Lewisin ingilterenin açık ara en büyük oyuncusu olmasına yetiyor.
John Travolta: Travolta yı herkes Saturday Night Fever filmiyle tanıdı hemen sonrasında gelen Grease müzikalinde çok büyük bir hayran kitlesine ulaştı ve bu kitlesini her filminde daha da çoğalttı Travolta. Travolta yaşlandıkça daha da karizmatik oldu ama daha sonra oynadığı başarısız filmlere kariyeri inişe geçti ta ki Tarantinonun Pulp Fiction filmiyle yeniden eski Travolta geri döndü bu kült filmde canlandırdığı kiralık katil rolüyle gönüllere kazınan Travolta bu filmden sonra aksiyon filmlerinde oynamaya ağırlık verdi Face/Off, The Thin Red Line, Swodrfish, The Punisher gibi kaliteli aksiyonlarda oynadı bu sırada Hairspray adlı müzikalde kadın rolüyle yine muhteşem bir oyunculuk çıkardı. Travolta açıkçası iyi bir oyuncu değil ama onun o karizması bile bir çok filmde başrol almasına yetiyor.
Jim Carrey: Jim Carrey denince herkesin suratında kuşkusuz bir tebessüm oluşuyor çünkü Carrey sinemanın en komik en güldüren en en en neşeli adamıdır mimikleriyle adeta insanı kahkahalara boğan Carrey gülmekten yerlere yatıran bir sürü komedi filminde rol almıştır ve herkes onu komedi filmleriyle tanır Ace Venture(acemi dedektif) serisiyle güldürmeye başlayan Carrey Dumb&Dumber filmiyle kariyerinin belki de en komik oyunculuğunu sergilemiştir bu film kesinlikle Carey in en komik filmidir ama bu film dışında The Mask, Liar Liar, The Cable Guy, Me Myself Irene, Bruce Almighty, Yes Man hatta Batman filminde Ridler karakteriyle yine güldürmüştür Carrey ama Carrey sadece komedi filmlerinden ibaret de değildir The Truman Showda muhteşem bir drama oynamış Eternal Sunshine of the Spotless Mind da harika bir aşık olmuş The Number 23 de ise seyirciyi germeyi başarmıştır Carrey, bu da onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun kanıtıdır sanırım sadece komedi değil korku,gerilim,romantik, ve dram rollerinde de başarılı olacağını göstermiştir Carrey.
Bu kadar çifte karakterli rolün dışında Rounders da poker ustasını Everyone Says i Love You da müzikal yeteneğini gösterdi, The Italian Job da kötü adamı ustalıkla canlandırdı ama ben onu en çok American History X ile sevdim o filmde canlandırdığı karakter gerçekten harikaydı ve tabi ki 25th Hour da Nortonun en iyi filmlerinden biridir. Hollywoodun mütevazi oyuncularından biridir ve oscarı çoktan hak etmesine rağmen henüz o heykelciği evine götürememiştir ama en kısa zamanda bu eksiğini de gidereceğinden hiç şüphem yok.
Leonardo Di Caprio: Çocuk yaşta başladı kariyeri onunda This Boys Life The Basketball Diaries ve Romeo Juliet filmleriyle kariyeri yükselişe geçmeye başladı ve kariyerinin zirvesine Titanic ile çıktı o film ona büyük şöhret kazandırdı ama oyunculuğunda geliştirmesi gereken şeyler vardı The Beach ile oyunculuğu hakkında olumlu eleştiriler aldı ve Gangs of New York ile artık usta oyunculuk seviyesine ulaşmıştı bu film onun Martin Scorsese ile ortaklığının başladığı ilk film olmasından da önemliydi bu filmden hemen sonra Catch Me if You Can ile gerçek bir hayat öyküsünü çok başarılı bir oyunculukla ortaya koydu ve daha sonra The Aviator ve The Departed ile yine Scorsese filmlerinde oynadı ama tüm bu başarılı filmlerin yanında bence en iyi filmi Blood Diamond dı bu film Leo nun olgunlaştığının kanıtıydı hemen ardından samimi arkadaşı Kate Winslet ile harikalar yarattığı Revolutionary Road Caprionun için Oscar zamanının geldiğini gösteren filmdi.
Jack Nicholson: Bu efsane adam için ne diyebilirim ki ben bu adam için efsane desek az kalır o dünyanın gördüğü göreceği en ama en iyi oyuncu hem de açık ara bunun kanıtı da aldığı 3 oscarda görülüyor zaten sayısız efsane filmi var ben buradan sadece izlemeniz gerekenleri yazayım Broadcast News, Easy Rider, About Schmidt, The Last Detail, Five Easy Pieces, The Bucket List, Batman(jokeri harika oynamıştı), The Passanger, As Good As it Gets, The Departed, Chinatown ve ona adeta taptığım the Shining ve One Flew Over the Cuckoos Nest.
Al Pacino: Daha dördüncü filmi The Godfather olan bir aktörün diğer filmlerinin hangileri olacağı pek önemli değildir zaten o daha 4.filminde kariyerinin en üst noktasına ulaşmıştır önemli olan kariyerini o seviyede devam ettirmesidir Al Pacino ise kariyerini o seviyede devam ettiremedi daha da yükseğe çıkardı 4.filmle zirvede olan kariyerini efsane noktasına getirdi diğer filmleriyle bu filmler sırf Al Pacino için bile izlenmeli bence Serpico,
Godfather 2, Dog Day Afternoon, Scarface, Glengarry Glen Ross, Scent of a Woman, Carlitos Way, Heat, The Devils Advocate, Two for the Money evet Pacino bu filmlerle efsane noktasına ulaşmıştır ama bence en iyisi zaten Oscar da aldığı film olan Scent of a Woman dır bu film için körler okulunda tam 40 gün kalarak kör rolünü nasıl yapabileceğini gözlemlemiştir çünkü o bir metod oyuncusu rolünü adeta yaşayan ve yaşatan bir oyuncu ve Al Pacino gerçekten çok üst düzey bir oyuncu.
Robert De Niro: Az önce Al Pacino için ne dediysek aynısını De Niro içinde söyleyeceğiz çünkü o da aynı Pacino gibi İtalyan bir aileden gelen ve aynı onun gibi efsane noktasına erişen bir üstad dır. De Niro kariyerini Scorsese ile geliştirmiş ve adeta De Nirosuz Scorsese filmi olmamıştır 80 lerde ve bu iki muhteşem adamın işbirliğiyle birbirinden güzel filmler çıkmıştır ortaya usta yönetmen ve harika bir oyuncu ile seyrine doyum olmayan filmler: Mean Streets, Taxi Driver, Raging Bull, The King of Comedy, Cape Fear, Casino ve Goodfellastır. Tabi ki bu filmler bile bir oyuncunu zirveye taşımaya yeter ama bunun dışında The Godfather part 2, The Deer Hunter, Once Upon Time in America, Angel Heart, Heat, Wag the Dog ve Jackie Brown gibi filmlerde de De Niro muhteşem oynamıştır De Niro bu filmlerden godfather part 2 ve The Raging Bull ile ikide Oscar almıştır.
Christian Bale: Kariyerine çocuk yaşta başlayan Bale daha 13 yaşında kariyeri için çok önemli bir filmde oynamıştı Spielbergin Empire of the Sun filminde bu çocuktan olacak dedirten Bale iki sene sonra bu sefer şimdiye kadarki en iyi Henry uyarlaması olan Henry V de de harika oynamış ve küçük yaşta başlayan kariyerinde önemli iki köşetaşını başarıyla atlatarak kariyerine devam etmiştir ve zaten gözler onun üzerindeyken asıl dikkati 2000 senesinde American Psycho ile çekmiştir bu filmde eleştirmenler tarafından göklere çıkarılan Bale 2004 de Makinist filmi için tam 30 kilo vermiş ve güvendiği bir senaryo için nasıl fedakarlıklar yapacağını herkese göstermiştir daha sonra Batman Begins ile batman olan ve diğer batman filmine kadar Rescue Dawn, The Prestige ve 3.10 to Yuma adlı başarılı filmlerde oynamış ve The Dark Knight da en başarılı batman rollerinden birini oynayarak artık oyunculuğunun tartışılmaz olduğunu kanıtlamıştır. Henüz oscarı bulunmayan bale gelecek senelerde Oscar için en büyük adaylarımdan biridir.
Sean Penn: Sean Penn sadece oyunculuğuyla değil evlilikleri ve sosyal sorumluluklarıyla da gündeme gelen bir oyuncudur kendisi daha oyunculuğuyla tanınmazken 85 senesinde Madonna ile yaptığı evlilik ile adını duyurdu Hollywood da, bu evlilik tam 4 sene sürdü ve boşanmaları da evlilikleri gibi büyük bir sükse yarattı Penn bu olaylı evlilikten sonra Carlitos Way ile ilk başarılı oyunculuğunu sergiledi hemen ardından Dead Mans Walking ile ilk Oscar adaylığını alan ve çoğu kişiye o sene kazanması gereken Penn Oscar için tam sekiz sene bekledi ve 2004 te Mystic River ile ilk oscarını kucakladı bu arada savaş karşıtı propagandaları ile Amerika hükümetini de kıyasıya eleştirmesiyle tüm dünyada sempati topluyordu I am Sam de oynadığı özürlü rolüyle yine oscara aday olan Penn yine hak etmesine rağmen ikinci kez hakkı yenerek Oscar kazanamıyordu fakat 2009 senesinde Milk filminde canlandırdığı gaylerin direniş lideri Harvey Milk kompozisyonuyla oscarı genç yaşına rağmen ikinci kez kazanarak ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu kanıtlıyordu Penn ayrıca 2007 de çektiği harika bir film olan Into the Wild ile oyunculuğu kadar yönetmenliğinin de çok başarılı olduğunu kanıtlamıştır ve son olarak kendisi gibi oyuncu olan eşi Robin Wright Penn den başka bir kadın için ayrılan Penn özel hayatıyla yeniden gündeme gelmiştir.
Daniel Day Lewis: Bir oyuncu düşünün ki kariyerinde başlangıç yılları dahil ki çoğu oyuncu başlangıç yıllarında saçma sapan kalitesiz filmlerde oynamıştır hiçbir kalitesi yapımda oynamamıştır bütün senaryoları ince eleyip her zaman en kaliteli filmlerde başrolü oynamıştır işte bu oyuncu Daniel Day Lewistir her zaman en iyiyi isteyen ve bunun için her zaman harika performanslar sergileyen Lewis filmlerinde adeta rollerini yaşayarak o rollere ruh katarak harikalar yaratmıştır My Beatiful Laundretta,A Room with a View, The Unbearable Lightness of Being, The Last Mohicans, The Age of Innosence, In The Name of the Father, Gangs of New York, Nine Lewisin birbirinden kaliteli filmleri olarak öne çıkarken iki Oscar aldığı filmleri olan My Feft Foot ve There Will be Blood filmlerindeki inanılmaz performansları Lewisin ingilterenin açık ara en büyük oyuncusu olmasına yetiyor.
John Travolta: Travolta yı herkes Saturday Night Fever filmiyle tanıdı hemen sonrasında gelen Grease müzikalinde çok büyük bir hayran kitlesine ulaştı ve bu kitlesini her filminde daha da çoğalttı Travolta. Travolta yaşlandıkça daha da karizmatik oldu ama daha sonra oynadığı başarısız filmlere kariyeri inişe geçti ta ki Tarantinonun Pulp Fiction filmiyle yeniden eski Travolta geri döndü bu kült filmde canlandırdığı kiralık katil rolüyle gönüllere kazınan Travolta bu filmden sonra aksiyon filmlerinde oynamaya ağırlık verdi Face/Off, The Thin Red Line, Swodrfish, The Punisher gibi kaliteli aksiyonlarda oynadı bu sırada Hairspray adlı müzikalde kadın rolüyle yine muhteşem bir oyunculuk çıkardı. Travolta açıkçası iyi bir oyuncu değil ama onun o karizması bile bir çok filmde başrol almasına yetiyor.
Jim Carrey: Jim Carrey denince herkesin suratında kuşkusuz bir tebessüm oluşuyor çünkü Carrey sinemanın en komik en güldüren en en en neşeli adamıdır mimikleriyle adeta insanı kahkahalara boğan Carrey gülmekten yerlere yatıran bir sürü komedi filminde rol almıştır ve herkes onu komedi filmleriyle tanır Ace Venture(acemi dedektif) serisiyle güldürmeye başlayan Carrey Dumb&Dumber filmiyle kariyerinin belki de en komik oyunculuğunu sergilemiştir bu film kesinlikle Carey in en komik filmidir ama bu film dışında The Mask, Liar Liar, The Cable Guy, Me Myself Irene, Bruce Almighty, Yes Man hatta Batman filminde Ridler karakteriyle yine güldürmüştür Carrey ama Carrey sadece komedi filmlerinden ibaret de değildir The Truman Showda muhteşem bir drama oynamış Eternal Sunshine of the Spotless Mind da harika bir aşık olmuş The Number 23 de ise seyirciyi germeyi başarmıştır Carrey, bu da onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun kanıtıdır sanırım sadece komedi değil korku,gerilim,romantik, ve dram rollerinde de başarılı olacağını göstermiştir Carrey.
1 Mart 2010 Pazartesi
En Sevdiğim 10 Aktris
Scarlett Johansson:
84 doğumlu Scarlett oyunculuk kariyerine çok genç yaşta başladı henüz 10 yaşındayken filmlerde oynamaya başladı güzelliği Danimarka ve Polonya karışımı olan Johansson ilk çıkışını The Horse Whisperer filmiyle yaptı daha sonra Hollywood da genç kız rollerinde sıkça yer aldı ve Lost in Transition ile sınıf atladı golden globe adaylığı kazandı ve çok olumlu eleştiriler aldı bu filmle, şuan hollywoodun en güzel en seksi kadınları dendimi scarlett en başta akla gelenlerden biridir. Woody Allen la çektiği filmler(Match Point,Scoop,Vicky Cristina Barcelona) onun kendini sinemasal diyalog alanında geliştirmesi açısından önemliydi en son Iron man 2 filminde sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan Scarlett kendisi gibi oyuncu olan Ryan Reynolds ile evlidir.
En sevdiğim filmleri:The Girl With Pearl Earring, Lost in Transition ve Match Pointtir.
Drew Barrymore:
Oyuncu bir aileden gelmesinden dolayı oyunculuk kariyerine 2 yaşındayken başlayan Barrymore için kundaktayken oyunculuk yapıyordu desek yanlış olmaz aslında e.t ile daha 7 yaşındayken ismini duyuran Barrymore genç yaşta kazandığı şöhreti iyi kullanamayıp uyuşturucu problemiyle karşılaştı ama sonra toparlanarak şuanki çizgisine geldi fakat en büyük problemi hep romantik komedilerde oynaması ve gerçek oyunculuk potansiyelini yansıtamaması ama eminim ki manevi babası Spielbergin çekeceği sağlam bir dramayla oscarı kucaklayacaktır Barrymore. Barrymore için ilginç bir ayrıntı da bazı filmlerde başrol teklif edilmesine rağmen o yan roller hatta figüran roller de oynamak isteyip böyle daha mutlu oldum demiştir bu da hiçbir kompleksi olmadığını gösterir bu filmler Donnie Darko, Freddy Got Fingered ve Scream dir ayrıca yönetmenlik koltuğuna da oturmuştur Barrymore ve ilk çektiği film olan Whip it le gayet olumlu eleştiriler almıştır.
En sevdiğim filmleri: Wedding Singer,50 First Dates.
Monica Bellucci: Aslen İtalyan olan Bellucciyi daha çok Fransız filmlerinde görmüşüzdür kariyerine model olarak başlayıp ordan beyazperdeye geçen Bellucci bir bakanın tekrar baktığı inanılmaz güzelliğiyle dikkatleri çekmiştir ve filmlerde oynadığı fazlasıyla cesur sahnelerle kuralları olmadığını da sanat için her şeyi yapacağını da göstermiştir. Seksi ve sert bakışlarıyla sinemada da genelde o tür roller alan Bellucci kendisi gibi oyuncu olan Vincent Cassell ile evlidir 91 senesinde Dracula filmiyle başlayan kariyerinde en önemli filmleri L’appertement, M alena ve onu tüm dünyanın tanımasını sağlayan Irreversible dır.
En sevdiğim filmleri:Irreversible, Ne te retourne pas, L’appartement.
Reese Witherspoon: Sinemanın aptal sarışını olarak değil de zeki sarışını olarak tanınan Witherspoon çektiği iki filmle bunu kanıtlamıştır Legally Blonde serilerinde sarışın ama çok zeki bir avukatı canlandıran Witherspoon o filmlerde yakaladığı başarısını Walk the Line filmiyle oscarla taçlandırmıştır kendisi gibi oyuncu olan kocası Ryan Phillipsten Oscar aldıktan sonra ayrılan Witherspoon iki sene yine oyuncu olan Jake Gyleenhaal ile çıkmış ama bu ilişkide geçtiğimiz aylarda bitmiştir daha çok romantik komedilerde rasladığımız oyuncu artık dramalarda oynamak istiyorum diyerek komedilerden sıkıldığını dile getirmiştir.
En sevdiğim filmleri:Legally blonde, Pleasantville, Election.
Nicole Kidman: Herkes onu Tom Cruise ile olan evliliğiyle tanıdı nasıl o evlilik Hollywood da büyük sansasyon yarattıysa boşanmalarıda aynı sansasyonu yaratmıştı kariyerinin ilk yıllarında kötü ama kendini gösterebileceği filmlere oynamasının yararını Tom Cruise ile tanıştığı Days of Thunder filmiyle fazlasıyla gören Kidman güzelliğiyle beraber Cruise un şöhretini de arkasına alarak kaliteli yapımlara geçmiştir ve Kubrickin son filmi olan Eyes Wide Shut ta Cruise ile yine tabuları yıkacak bir cesaret örneği göstererek cüretkar sahnelerde oynamıştır ve o filmden sonra Cruise dan boşanarak kariyerine kendi başına devam etmiştir ve Moulin Rouge müzikalinde oscarlık bir performans göstermiş ama o sene hakkı yenmiştir ve bir sene sonra adeta geçen senenin ahı olarak oscarı The Hours filmiyle almıştır.
En sevdiğim filmleri :Moulin Rouge, Dogville, Cold Mountain.
Gwyneth Paltrow: Paltowu ilk olarak Spielbergin Hook filmiyle tanıdık ve o filmden sonra kötü yapımlarda oynadı taa ki Se7en filmine kadar David Fincherin kült filmi se7en da Brad Pitt in karısı rolünde kendini gösteren Paltrow o filmden sonra kendisine gelen film tekliflerinden en kalitelilerini seçerek başarılı bir kariyere doğru yol aldı Sliding Doors, Great Expectations gibi kaliteli prodüksiyonların ardından kendisine Oscar getirecek Shakespeare in Love filminde gerçekten harikülade bir performans gösterdi ve oscarı kazandı ve 2003 senesinde Coldplayin solisti Chris Martin ile evlenerek başarılı kariyerinin mutlu bir evlilikle taçlandırdı.
En sevdiğim filmleri: Sliding doors, Se7en, Talented mr Ripley, Shallow Hall, The Royal Tenenbaums.
Kate Winslet: Winsleti 95 senesinde Sense and Sensibility de tanıdık henüz 20 yaşındaydı ve oscara aday olmuştu o performansıyla ve ondan sonra bu sefer kendisine büyük şöhreti getiren Cameronun Titanici ile yeniden oscara aday oldu ama Titanic ona sadece Oscar adaylığı değil Hollywood da saygınlık da getirdi ve 2002 de bu sefer Iris filmiyle 3.kez oscara aday olduğunda henüz 27 yaşındaydı Winslet ve yine alamamıştı oscarı ve bu onda artık takıntı haline gelmişti 2004 senesinde yine bir kült filmde karşımıza çıktı Winslet Eternal Sunshine of the Spotless Mind bu filmde gerçekten Jim Carreyle harika bir performans gösterdiler film inanılmaz başarılı oldu ve Winslet bir kez daha aday oldu oscara sanki bu sefer hak etmişti almayı ama yine alamadı almak için çok çaba gösterdi hatta kariyerine zarar verdi Oscar hırsı çok cüretkar sahnelerde oynadı filmlerde ve bir adaylık daha geldi o cüretkar filmlerden biri olan Little Children ile ama o sene The Queen ile gövde gösterisi yapan Helen Mirrenin karşısında hiç şansı yoktu ve geldi çattı 2009 Winslet birbirinden harika iki film çekti ve bu sene oscara iki filmimle de talibim dedi ve golden globe da bir ilki gerçekleştirerek hem en iyi kadın ödülünü hem drama hem komedi dallarında Revolutionary Road ve The Reader ile aldı bu oscarın habercisiydi sanki ve o tutku haline getirdiği heykeli Winslet yine gayet cüretkar sahneleri olan The Reader ile kucakları ve ilk söylediği cümle bundan sonra sinemada soyunmayacağım oldu. Yönetmen kocası Sam Mendes de oscarı olmasıyla rahatlamış oldu.
En sevdiğim filmleri: Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Finding Neverland, Sense and Sensibility.
Marion Cotillard: Onunki diğerlerinden çok daha farklı bir kariyer çünkü oscarı alana kadar onu kimse tanımıyordu ve geldi daha ilk adaylığında oscarı aldı kimileri o heykelcik için kendini paralarken daha ilk adaylığında hemde Julie Christie nin ellerinden aldı hak etti de ama kimse inanmıyordu alacağına ben hariç çünkü Christie gerçekten çok iyi oynamıştı ama Cotillard Edith Piaf ı canlandırdığı La Vie En Rose filminde muhteşemdi ve oscarı almalıydı o sene en iyi kadın oscarını alan açıklandığında herkes şok olmuştu Kodak Theatre ın içinde ama ben gecenin 6 sında çığlık atmıştım çünkü onun hakkıydı ve hak eden kazanmıştı ve o filme kadar kariyerinde genelde vasat filmler vardı ve çoğunda 2.rollerdeydi sadece Taxi filminde bile aslında dikkat çekerdi benim dikkatimi çekmişti ama en azından onun gibi güzel birini çok geç olmadan tüm dünya tanıdı e tabiî ki oscarı aldıktan sonra kaliteli yapımlarda oynamaya başladı Public Enemies ve Nine da rol aldı şimdi de inception da oynamaya hazırlanıyor ve bence bu yetenekli kadın evdeki heykelciğe ilerleyen senelerde bir arkadaş daha getirecek.
En sevdiğim filmleri: Jeux Denfants, La Vie En Rose, Nine.
Michelle Williams: O da küçük yaşta başladı kariyerine hatta Lassie filminde oynayan o küçük tatlı kızdı ve o kız büyüdü ilk önemli rolünü Prozac Nation da aldı daha sonra onu tüm dünyada üne kavuşturacak olan dizi Dawsons Creek de 5 sene oynadı ve dizi bittiğinde Williams amerikada çok meşhurdu ve bundan sonra diğerleri gibi kariyerini dizilerde değil beyazperde de devam ettirmeyi seçti çok da doğru yaptı bence sonrasında Ang Lee nin Brokeback Mountain filmiyle kariyerinde önemli bir sıçrama yaptı ve orda Heath Ledger la tanıştı daha sonra nişanlandılar ve çocukları oldu ama Heath Ledgerin trajik ölümü sonrası Williams bunalıma girdi ama sonra kendini çok sevdiği sinemaya adadı adeta ve Wendy and Lucy deki rolüyle kendinden çok söz ettirdi daha sonrasında Synecdoche New York ve Mammoth filmlerinde oynayan Williams son olarak scorsese nin Shutter Island filminde karşımıza çıktı.
En sevdiğim filmleri: Indenciary, Mammoth.
Zooey Deschnadel:Bu yetenekli ve güzel kızın Hollywood da bir türlü istediği rolleri alamayıp kaybolup gidicek oyunculardan biri olacağını düşünerek çok üzülmüştüm taa ki bu seneye damgasını vuran 500 Days of Summer filminde oynayana kadar zaten yetenekliydi ve güzeldi sadece şöhreti eksikti ve o da tamamlanmış oldu bu filmde. Onu ilk All the Real Girls filmiyle keşfettim bence filmde harika oynamıştı ve filmde çok güzeldi daha sonra Yes Man de Jim Carreyle harika bir ikili oldular ve en sonunda 500 Days of Summerla artık daha kaliteli roller almak istiyorum mesajı verdi Zooeyin en büyük özelliği iri gözleri ve katı katı duruşu ve bu özellikleriyle Hollywood da farklı bir kadın portresi çiziyor bu da onu farklı rollerde göreceğimizi gösteriyor.
En sevdiğim filmleri: All the Real Girls, 500 Days of Summer, Yes Man,
84 doğumlu Scarlett oyunculuk kariyerine çok genç yaşta başladı henüz 10 yaşındayken filmlerde oynamaya başladı güzelliği Danimarka ve Polonya karışımı olan Johansson ilk çıkışını The Horse Whisperer filmiyle yaptı daha sonra Hollywood da genç kız rollerinde sıkça yer aldı ve Lost in Transition ile sınıf atladı golden globe adaylığı kazandı ve çok olumlu eleştiriler aldı bu filmle, şuan hollywoodun en güzel en seksi kadınları dendimi scarlett en başta akla gelenlerden biridir. Woody Allen la çektiği filmler(Match Point,Scoop,Vicky Cristina Barcelona) onun kendini sinemasal diyalog alanında geliştirmesi açısından önemliydi en son Iron man 2 filminde sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan Scarlett kendisi gibi oyuncu olan Ryan Reynolds ile evlidir.
En sevdiğim filmleri:The Girl With Pearl Earring, Lost in Transition ve Match Pointtir.
Drew Barrymore:
Oyuncu bir aileden gelmesinden dolayı oyunculuk kariyerine 2 yaşındayken başlayan Barrymore için kundaktayken oyunculuk yapıyordu desek yanlış olmaz aslında e.t ile daha 7 yaşındayken ismini duyuran Barrymore genç yaşta kazandığı şöhreti iyi kullanamayıp uyuşturucu problemiyle karşılaştı ama sonra toparlanarak şuanki çizgisine geldi fakat en büyük problemi hep romantik komedilerde oynaması ve gerçek oyunculuk potansiyelini yansıtamaması ama eminim ki manevi babası Spielbergin çekeceği sağlam bir dramayla oscarı kucaklayacaktır Barrymore. Barrymore için ilginç bir ayrıntı da bazı filmlerde başrol teklif edilmesine rağmen o yan roller hatta figüran roller de oynamak isteyip böyle daha mutlu oldum demiştir bu da hiçbir kompleksi olmadığını gösterir bu filmler Donnie Darko, Freddy Got Fingered ve Scream dir ayrıca yönetmenlik koltuğuna da oturmuştur Barrymore ve ilk çektiği film olan Whip it le gayet olumlu eleştiriler almıştır.
En sevdiğim filmleri: Wedding Singer,50 First Dates.
Monica Bellucci: Aslen İtalyan olan Bellucciyi daha çok Fransız filmlerinde görmüşüzdür kariyerine model olarak başlayıp ordan beyazperdeye geçen Bellucci bir bakanın tekrar baktığı inanılmaz güzelliğiyle dikkatleri çekmiştir ve filmlerde oynadığı fazlasıyla cesur sahnelerle kuralları olmadığını da sanat için her şeyi yapacağını da göstermiştir. Seksi ve sert bakışlarıyla sinemada da genelde o tür roller alan Bellucci kendisi gibi oyuncu olan Vincent Cassell ile evlidir 91 senesinde Dracula filmiyle başlayan kariyerinde en önemli filmleri L’appertement, M alena ve onu tüm dünyanın tanımasını sağlayan Irreversible dır.
En sevdiğim filmleri:Irreversible, Ne te retourne pas, L’appartement.
Reese Witherspoon: Sinemanın aptal sarışını olarak değil de zeki sarışını olarak tanınan Witherspoon çektiği iki filmle bunu kanıtlamıştır Legally Blonde serilerinde sarışın ama çok zeki bir avukatı canlandıran Witherspoon o filmlerde yakaladığı başarısını Walk the Line filmiyle oscarla taçlandırmıştır kendisi gibi oyuncu olan kocası Ryan Phillipsten Oscar aldıktan sonra ayrılan Witherspoon iki sene yine oyuncu olan Jake Gyleenhaal ile çıkmış ama bu ilişkide geçtiğimiz aylarda bitmiştir daha çok romantik komedilerde rasladığımız oyuncu artık dramalarda oynamak istiyorum diyerek komedilerden sıkıldığını dile getirmiştir.
En sevdiğim filmleri:Legally blonde, Pleasantville, Election.
Nicole Kidman: Herkes onu Tom Cruise ile olan evliliğiyle tanıdı nasıl o evlilik Hollywood da büyük sansasyon yarattıysa boşanmalarıda aynı sansasyonu yaratmıştı kariyerinin ilk yıllarında kötü ama kendini gösterebileceği filmlere oynamasının yararını Tom Cruise ile tanıştığı Days of Thunder filmiyle fazlasıyla gören Kidman güzelliğiyle beraber Cruise un şöhretini de arkasına alarak kaliteli yapımlara geçmiştir ve Kubrickin son filmi olan Eyes Wide Shut ta Cruise ile yine tabuları yıkacak bir cesaret örneği göstererek cüretkar sahnelerde oynamıştır ve o filmden sonra Cruise dan boşanarak kariyerine kendi başına devam etmiştir ve Moulin Rouge müzikalinde oscarlık bir performans göstermiş ama o sene hakkı yenmiştir ve bir sene sonra adeta geçen senenin ahı olarak oscarı The Hours filmiyle almıştır.
En sevdiğim filmleri :Moulin Rouge, Dogville, Cold Mountain.
Gwyneth Paltrow: Paltowu ilk olarak Spielbergin Hook filmiyle tanıdık ve o filmden sonra kötü yapımlarda oynadı taa ki Se7en filmine kadar David Fincherin kült filmi se7en da Brad Pitt in karısı rolünde kendini gösteren Paltrow o filmden sonra kendisine gelen film tekliflerinden en kalitelilerini seçerek başarılı bir kariyere doğru yol aldı Sliding Doors, Great Expectations gibi kaliteli prodüksiyonların ardından kendisine Oscar getirecek Shakespeare in Love filminde gerçekten harikülade bir performans gösterdi ve oscarı kazandı ve 2003 senesinde Coldplayin solisti Chris Martin ile evlenerek başarılı kariyerinin mutlu bir evlilikle taçlandırdı.
En sevdiğim filmleri: Sliding doors, Se7en, Talented mr Ripley, Shallow Hall, The Royal Tenenbaums.
Kate Winslet: Winsleti 95 senesinde Sense and Sensibility de tanıdık henüz 20 yaşındaydı ve oscara aday olmuştu o performansıyla ve ondan sonra bu sefer kendisine büyük şöhreti getiren Cameronun Titanici ile yeniden oscara aday oldu ama Titanic ona sadece Oscar adaylığı değil Hollywood da saygınlık da getirdi ve 2002 de bu sefer Iris filmiyle 3.kez oscara aday olduğunda henüz 27 yaşındaydı Winslet ve yine alamamıştı oscarı ve bu onda artık takıntı haline gelmişti 2004 senesinde yine bir kült filmde karşımıza çıktı Winslet Eternal Sunshine of the Spotless Mind bu filmde gerçekten Jim Carreyle harika bir performans gösterdiler film inanılmaz başarılı oldu ve Winslet bir kez daha aday oldu oscara sanki bu sefer hak etmişti almayı ama yine alamadı almak için çok çaba gösterdi hatta kariyerine zarar verdi Oscar hırsı çok cüretkar sahnelerde oynadı filmlerde ve bir adaylık daha geldi o cüretkar filmlerden biri olan Little Children ile ama o sene The Queen ile gövde gösterisi yapan Helen Mirrenin karşısında hiç şansı yoktu ve geldi çattı 2009 Winslet birbirinden harika iki film çekti ve bu sene oscara iki filmimle de talibim dedi ve golden globe da bir ilki gerçekleştirerek hem en iyi kadın ödülünü hem drama hem komedi dallarında Revolutionary Road ve The Reader ile aldı bu oscarın habercisiydi sanki ve o tutku haline getirdiği heykeli Winslet yine gayet cüretkar sahneleri olan The Reader ile kucakları ve ilk söylediği cümle bundan sonra sinemada soyunmayacağım oldu. Yönetmen kocası Sam Mendes de oscarı olmasıyla rahatlamış oldu.
En sevdiğim filmleri: Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Finding Neverland, Sense and Sensibility.
Marion Cotillard: Onunki diğerlerinden çok daha farklı bir kariyer çünkü oscarı alana kadar onu kimse tanımıyordu ve geldi daha ilk adaylığında oscarı aldı kimileri o heykelcik için kendini paralarken daha ilk adaylığında hemde Julie Christie nin ellerinden aldı hak etti de ama kimse inanmıyordu alacağına ben hariç çünkü Christie gerçekten çok iyi oynamıştı ama Cotillard Edith Piaf ı canlandırdığı La Vie En Rose filminde muhteşemdi ve oscarı almalıydı o sene en iyi kadın oscarını alan açıklandığında herkes şok olmuştu Kodak Theatre ın içinde ama ben gecenin 6 sında çığlık atmıştım çünkü onun hakkıydı ve hak eden kazanmıştı ve o filme kadar kariyerinde genelde vasat filmler vardı ve çoğunda 2.rollerdeydi sadece Taxi filminde bile aslında dikkat çekerdi benim dikkatimi çekmişti ama en azından onun gibi güzel birini çok geç olmadan tüm dünya tanıdı e tabiî ki oscarı aldıktan sonra kaliteli yapımlarda oynamaya başladı Public Enemies ve Nine da rol aldı şimdi de inception da oynamaya hazırlanıyor ve bence bu yetenekli kadın evdeki heykelciğe ilerleyen senelerde bir arkadaş daha getirecek.
En sevdiğim filmleri: Jeux Denfants, La Vie En Rose, Nine.
Michelle Williams: O da küçük yaşta başladı kariyerine hatta Lassie filminde oynayan o küçük tatlı kızdı ve o kız büyüdü ilk önemli rolünü Prozac Nation da aldı daha sonra onu tüm dünyada üne kavuşturacak olan dizi Dawsons Creek de 5 sene oynadı ve dizi bittiğinde Williams amerikada çok meşhurdu ve bundan sonra diğerleri gibi kariyerini dizilerde değil beyazperde de devam ettirmeyi seçti çok da doğru yaptı bence sonrasında Ang Lee nin Brokeback Mountain filmiyle kariyerinde önemli bir sıçrama yaptı ve orda Heath Ledger la tanıştı daha sonra nişanlandılar ve çocukları oldu ama Heath Ledgerin trajik ölümü sonrası Williams bunalıma girdi ama sonra kendini çok sevdiği sinemaya adadı adeta ve Wendy and Lucy deki rolüyle kendinden çok söz ettirdi daha sonrasında Synecdoche New York ve Mammoth filmlerinde oynayan Williams son olarak scorsese nin Shutter Island filminde karşımıza çıktı.
En sevdiğim filmleri: Indenciary, Mammoth.
Zooey Deschnadel:Bu yetenekli ve güzel kızın Hollywood da bir türlü istediği rolleri alamayıp kaybolup gidicek oyunculardan biri olacağını düşünerek çok üzülmüştüm taa ki bu seneye damgasını vuran 500 Days of Summer filminde oynayana kadar zaten yetenekliydi ve güzeldi sadece şöhreti eksikti ve o da tamamlanmış oldu bu filmde. Onu ilk All the Real Girls filmiyle keşfettim bence filmde harika oynamıştı ve filmde çok güzeldi daha sonra Yes Man de Jim Carreyle harika bir ikili oldular ve en sonunda 500 Days of Summerla artık daha kaliteli roller almak istiyorum mesajı verdi Zooeyin en büyük özelliği iri gözleri ve katı katı duruşu ve bu özellikleriyle Hollywood da farklı bir kadın portresi çiziyor bu da onu farklı rollerde göreceğimizi gösteriyor.
En sevdiğim filmleri: All the Real Girls, 500 Days of Summer, Yes Man,
27 Şubat 2010 Cumartesi
Sinema Tarihinin En iyi 5 Aktörü
James Stewart: Sinemanın uzun boylu ve mütevazı çocuğu Stewart oyunculuğunun yanı sıra kişiliğiyle de her zaman takdir edilen oyuncular arasındadır Frank Capranın muhteşem filmindeki harika performansı ile kimsenin unutamayacağı bir aktördü Stewart.
It is a Wonderful Life filmi her noel de Abd de gösteriliyorsa bunda Stewartın payı yadsınamaz ayrıca Capranın diğer filmleri You Can’t Take it with You ve Mr. Smith Goes to Washinton u da mutlaka izlenemli James Stewart sevenler. İyi oyuncular vardır kötü oyuncular vardır ama Stewart, kitlelerin perdede gözüktüğü an inandığı ve beğendiği oyuncuların en önemlisi olarak fark yaratmıştır.
Stewart Alfred Hitchcokun da favori oyuncusudur Rear window, The man who knew too much, Rope ve Vertigo filmleriyle stewart gerçek bir sanatçı olduğunu herkese kanıtlamıştır ayrıca The Philedelphia Story ile oscarı da almıştır.
Marlon Brando: Metod oyunculuğu denince akla gelen ilk kişi Brandodur yakışıklı ve karizmatik aynı zamanda bu kadar yetenekli bir oyuncuyu hollywood bulmuş kaçırırmı.
A street car named desire filmiyle ilk patlamasını gerçekleştiren Brando On the Waterfront ta haksızlığa tahammül edemeyen sendika işçisi rolüyle ilk oscarını kazanmıştır ve bu sayede hollywoodun tam tepesine çıkmıştır ve ölümüne kadar orada kalmıştır.
Efsane film The Godfatherda baba tiplemeside hala akıllarımızdadır Brando sinema tarihinin en yetenekli oyunculardından biridir bazen sert katı bazen sorunlu bazen serseri ama her zaman bir efsanedir. Ayrıca The Godfather da aldığı oscarı reddetmiş ismi açıklandığında onun yerine sahneye çıkan Kızılderili kızın konuşması Oscar törenlerinin unutulmazları arasına girmiştir.
Spencer Tracy: Beyazperdenin gelmiş geçmiş en baba oyuncusu güvenilir olgun ve gerçekten özel bir oyuncuydu Tracy. Oscarı üst üste iki kere kazanan ilk oyuncu oldu daha sonra bunu Tom Hanks tekrar etti. Captain Courgeous ve Boys Town ile kariyerinin ilk zamanlarında oscarı iki kez aldı 42 de Woman of the Year filminde hayatının aşkı olan Katherine Hepburnle tanıştı ve o filmden sonra toplam 10 kez daha bir araya geldiler 41 den 67 de Tracy nin ölümüne kadar ikilinin dillere destan aşkı devam etti ve son filmleri olan Guess Who is Coming to the Dinner ile son buldu bu birliktelik o filmdeki muhteşem tiradı da asla unutulmayacaktır Tracynin.
Jack Nicholson: Yaşayan efsane Hollywood la dalgasını geçen fanatik Lakers taraftarı Nicholson bence gelmiş geçmiş en iyi aktördür kariyerine ilk başladığı yıllarda ucuz ve kötü roller almış ama yılmamıştı çünkü yeteneğine güveniyor ve bir gün hak ettiği yerlere geleceğini biliyordu. İlk önemli rolünü Easy Rider ile aldı kısa bir rol olmasına rağmen çok etkileyici bir performans ve ilk Oscar adaylığı gelmişti daha sonra Five Easy Pieces ve The Last Details ile aldığı adaylıklar ile tüm Hollywooda adını duyurdu ve bu iki filmin ardından The Chinatown ile artık bir yıldız mertebesine erişmişti Nicholson ve ardından ilk oscarını aldı One Flew Over the Cuckoos Nest ile bu ilk ama son oscarı olmayacaktı iki tane daha aldı birini Terms of Endearment ile diğerini de As Good As it Gets ile aldı ve 3 oscara sahip olan tek erkek olarak adını hem Oscar tarihine hem de dünyaya kazıdı.
Humprey Bogart: Trençkoat ve sigara denilince benim ve sanırım Bogartı tanıyan herkesin aklına Humprey Bogart geliyordur filmlerinde bile elinden düşürmediği o sigara zaten sonunu hazırlamıştır Bogartın. Yakışıklı asla değildi ama onda karizmatik bir yön vardı ve bu yönünü rol yaparken çok iyi kullanıyordu Ingrid Bergmanla çektiği efsane aşk filmi Casablanca da play me again sam repliği hala akıllardadır.İlk ve tek oscarını Katherine Hepburnle birlikte oynadığı The African Queen ile alan Bogart Maltese falcon ve The Treasure of Sierra Madre filmlerinde adeta oyunculuk dersi vermiştir ayrıca To Have To Have Not ve The Big Sleep filmlerinde beraber oynadığı güzeller güzeli Lauren Baccall la evlenip son nefesini de onun yanında vermiştir.
It is a Wonderful Life filmi her noel de Abd de gösteriliyorsa bunda Stewartın payı yadsınamaz ayrıca Capranın diğer filmleri You Can’t Take it with You ve Mr. Smith Goes to Washinton u da mutlaka izlenemli James Stewart sevenler. İyi oyuncular vardır kötü oyuncular vardır ama Stewart, kitlelerin perdede gözüktüğü an inandığı ve beğendiği oyuncuların en önemlisi olarak fark yaratmıştır.
Stewart Alfred Hitchcokun da favori oyuncusudur Rear window, The man who knew too much, Rope ve Vertigo filmleriyle stewart gerçek bir sanatçı olduğunu herkese kanıtlamıştır ayrıca The Philedelphia Story ile oscarı da almıştır.
Marlon Brando: Metod oyunculuğu denince akla gelen ilk kişi Brandodur yakışıklı ve karizmatik aynı zamanda bu kadar yetenekli bir oyuncuyu hollywood bulmuş kaçırırmı.
A street car named desire filmiyle ilk patlamasını gerçekleştiren Brando On the Waterfront ta haksızlığa tahammül edemeyen sendika işçisi rolüyle ilk oscarını kazanmıştır ve bu sayede hollywoodun tam tepesine çıkmıştır ve ölümüne kadar orada kalmıştır.
Efsane film The Godfatherda baba tiplemeside hala akıllarımızdadır Brando sinema tarihinin en yetenekli oyunculardından biridir bazen sert katı bazen sorunlu bazen serseri ama her zaman bir efsanedir. Ayrıca The Godfather da aldığı oscarı reddetmiş ismi açıklandığında onun yerine sahneye çıkan Kızılderili kızın konuşması Oscar törenlerinin unutulmazları arasına girmiştir.
Spencer Tracy: Beyazperdenin gelmiş geçmiş en baba oyuncusu güvenilir olgun ve gerçekten özel bir oyuncuydu Tracy. Oscarı üst üste iki kere kazanan ilk oyuncu oldu daha sonra bunu Tom Hanks tekrar etti. Captain Courgeous ve Boys Town ile kariyerinin ilk zamanlarında oscarı iki kez aldı 42 de Woman of the Year filminde hayatının aşkı olan Katherine Hepburnle tanıştı ve o filmden sonra toplam 10 kez daha bir araya geldiler 41 den 67 de Tracy nin ölümüne kadar ikilinin dillere destan aşkı devam etti ve son filmleri olan Guess Who is Coming to the Dinner ile son buldu bu birliktelik o filmdeki muhteşem tiradı da asla unutulmayacaktır Tracynin.
Jack Nicholson: Yaşayan efsane Hollywood la dalgasını geçen fanatik Lakers taraftarı Nicholson bence gelmiş geçmiş en iyi aktördür kariyerine ilk başladığı yıllarda ucuz ve kötü roller almış ama yılmamıştı çünkü yeteneğine güveniyor ve bir gün hak ettiği yerlere geleceğini biliyordu. İlk önemli rolünü Easy Rider ile aldı kısa bir rol olmasına rağmen çok etkileyici bir performans ve ilk Oscar adaylığı gelmişti daha sonra Five Easy Pieces ve The Last Details ile aldığı adaylıklar ile tüm Hollywooda adını duyurdu ve bu iki filmin ardından The Chinatown ile artık bir yıldız mertebesine erişmişti Nicholson ve ardından ilk oscarını aldı One Flew Over the Cuckoos Nest ile bu ilk ama son oscarı olmayacaktı iki tane daha aldı birini Terms of Endearment ile diğerini de As Good As it Gets ile aldı ve 3 oscara sahip olan tek erkek olarak adını hem Oscar tarihine hem de dünyaya kazıdı.
Humprey Bogart: Trençkoat ve sigara denilince benim ve sanırım Bogartı tanıyan herkesin aklına Humprey Bogart geliyordur filmlerinde bile elinden düşürmediği o sigara zaten sonunu hazırlamıştır Bogartın. Yakışıklı asla değildi ama onda karizmatik bir yön vardı ve bu yönünü rol yaparken çok iyi kullanıyordu Ingrid Bergmanla çektiği efsane aşk filmi Casablanca da play me again sam repliği hala akıllardadır.İlk ve tek oscarını Katherine Hepburnle birlikte oynadığı The African Queen ile alan Bogart Maltese falcon ve The Treasure of Sierra Madre filmlerinde adeta oyunculuk dersi vermiştir ayrıca To Have To Have Not ve The Big Sleep filmlerinde beraber oynadığı güzeller güzeli Lauren Baccall la evlenip son nefesini de onun yanında vermiştir.
26 Şubat 2010 Cuma
Sinema Tarihinin En iyi 5 Aktrisi
Sinema sanatı başladığından beri bir sürü yetenekli oyuncu gelip geçmiştir ve gelmeye de devam edecektir ama aşağıdaki 5 isim sinema otoritelerinin de kabul ettiği en yetenekli en büyük 5 isim belki bir iki isim değişebilir araladında bazen ama bence bu 5 büyük aktrisin önüne kimse geçmedi geçemeyecek.
Katherine Hepburn: Sinemanın feministi dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız onu hiçbir filminde etekli olarak göremeyiz belkide kendine yakıştıramadığından giymemiştir.
Hepburn tam 12 kere oscara aday olmuş ve bunların dördünü kazanarak sinema tarihine geçmiştir ondan başka oscarı 4 kere kazanan yoktur üstelik bu oscarların hepsi de en iyi kadın oscarıdır. Gerçek bir sanatçıydı Hepburn inanılmaz dramatize edebilme yeteneğinin yanında her zaman sözü geçen kadını canlandırmıştır. İlk oscarıyla son oscarı arasında tam 50 sene vardır bu da onun yaşlandığında bile elini sinemadan çekmediğini gösterir.
Hepburnu birde Spencer Tracy ile yaşadığı meşhur aşkıyla anmadan geçemeyiz Spencer Tracy evli olduğu için cenazesine gitmemiş Tracy ile çektiği ve Tracy nin film bittikten 16 gün sonra öldüğü Guess Who is Coming to the Dinner filmini hiçbir zaman izlememiştir.
Katherine Hepburn sinemanın gelmiş geçmiş en yetenekli en iyi aktrisiydi.
Oscar kazandığı filmler: Morning Glory, The Lion in the Winter, Guess Who is Coming to the Dinner, On Golden Pond.
Bette Davis: Güzel bir kadın değildi ama o efsane gözleri ve güçlü kişiliğiyle Hollywood a damgasını vurmayı başardı çok hırslı bir kişiliğe sahipti ve bu hırs onu hollywood un zirvesine çıkarmakla kalmayıp 50 sene orda kalmasını da sağlamıştır. Mezar taşında ise onu kısaca özetleyen şu kelime yazmaktadır: She did it the hard way. Ayrıca 5 sene üst üste oscara aday olarak greer garsonla bu rekoru paylaşmaktadır.
Oscar kazandığı filmler: Dangerous, Jezebel
Audrey Hepburn: O sinemanın moda ikonu, o sinemaya ve dünyaya modayı tanıtan giydiği birbirinden şık kıyafetlerle hep moda olan bir kadındı ve belkide sinemanın gelmiş geçmiş en güzel kadınıydı hepburn. Onu herkes Breakfast at Tiffany’s ile hatırlar ama Roman Holiday aslında Hepburnun kariyerinin en önemli filmidir ilk defa bu filmle oscara aday olan ilk adaylığıyla oscarı alan ilk kadın olma şerefine erişmiştir bu filmle. Hepburn un her filmi güzeldir onun olduğu bir filmin çirkin olma ihtimali yoktur ama bir Funny Face bir My Fair Lady kesinlikle izlenmesi gereken hepburn klasikleridir.
Ingrid Bergman: İsveçin soğuğundan amerikaya gelen ve gelmiş geçmiş en iyi aşk filmi seçilen Casablancada o müthiş aşkı herkese yaşatan soğuk bakışları ve güzelliğiyle Alfred Hitchcockun vazgeçilmez oyuncusu olan Bergman bütün bu başarılarını 3 oscarla süslemeyi başarmıştır. Yönetmen roberto rosselini ile evlenen ve daha sonra onun filmleriyle sinema kariyerine devam eden bergmanın son filmi ise kendisi gibi İsveçli olan Ingmar Bergmanın Autumn Sonata filmi olmuştur bu filmde Liv Ullman ile adeta oyunculuk dersi vermişlerdir diyalogları ve performanslarıyla filmi unutulmaz filmler arasına sokmuşlardır.
Oscar kazandığı filmler :Gaslight, Anastasia, Murder on the Orient Express.
Elizabeth Taylor: Beyazperde de menekşe gözler denince akla gelen ilk ve tek kişi odur. Aslında güzel değildir hatta çelimsiz bir vücudu vardır ama o gözleri için bile ona kul köle olan bir sürü jön olmuştur. Taylor için Hollywood un son starı dersek yanılmış olmayız ayrıca Hollywood da onun kadar çok evlenen de sanırım yoktur tam 8 kez evlenen Taylor bunların ikisini daimi aşkı olan Richard Burtonla yapmıştır. Taylor un birbirinden güzel sayısız filmi vardır ama Cleopatra tüm filmlerinin önüne geçer çünkü tam 8 senede tamamlanmıştır ve filmi çekerken çok ciddi 2 hastalık geçirmiştir Taylor ve bu filmde Burtonla yaşadığı efsanevi aşkı filmi sinemasal başarısından çok daha fazla gündeme getirmiştir. Giant filmini de buraya yazmasak haksızlık yapmış oluruz dört saat süren bu epik filmde bir kadının gençlik yıllarından yaşlılığa kadar uzanan dönemini ustalıkla oynamış ve bu filmle Taylor un adı artık Hollywood a kazınmıştır.
Oscar aldığı filmler: Butterfield 8, Who is afraif of virginia wolf
Katherine Hepburn: Sinemanın feministi dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız onu hiçbir filminde etekli olarak göremeyiz belkide kendine yakıştıramadığından giymemiştir.
Hepburn tam 12 kere oscara aday olmuş ve bunların dördünü kazanarak sinema tarihine geçmiştir ondan başka oscarı 4 kere kazanan yoktur üstelik bu oscarların hepsi de en iyi kadın oscarıdır. Gerçek bir sanatçıydı Hepburn inanılmaz dramatize edebilme yeteneğinin yanında her zaman sözü geçen kadını canlandırmıştır. İlk oscarıyla son oscarı arasında tam 50 sene vardır bu da onun yaşlandığında bile elini sinemadan çekmediğini gösterir.
Hepburnu birde Spencer Tracy ile yaşadığı meşhur aşkıyla anmadan geçemeyiz Spencer Tracy evli olduğu için cenazesine gitmemiş Tracy ile çektiği ve Tracy nin film bittikten 16 gün sonra öldüğü Guess Who is Coming to the Dinner filmini hiçbir zaman izlememiştir.
Katherine Hepburn sinemanın gelmiş geçmiş en yetenekli en iyi aktrisiydi.
Oscar kazandığı filmler: Morning Glory, The Lion in the Winter, Guess Who is Coming to the Dinner, On Golden Pond.
Bette Davis: Güzel bir kadın değildi ama o efsane gözleri ve güçlü kişiliğiyle Hollywood a damgasını vurmayı başardı çok hırslı bir kişiliğe sahipti ve bu hırs onu hollywood un zirvesine çıkarmakla kalmayıp 50 sene orda kalmasını da sağlamıştır. Mezar taşında ise onu kısaca özetleyen şu kelime yazmaktadır: She did it the hard way. Ayrıca 5 sene üst üste oscara aday olarak greer garsonla bu rekoru paylaşmaktadır.
Oscar kazandığı filmler: Dangerous, Jezebel
Audrey Hepburn: O sinemanın moda ikonu, o sinemaya ve dünyaya modayı tanıtan giydiği birbirinden şık kıyafetlerle hep moda olan bir kadındı ve belkide sinemanın gelmiş geçmiş en güzel kadınıydı hepburn. Onu herkes Breakfast at Tiffany’s ile hatırlar ama Roman Holiday aslında Hepburnun kariyerinin en önemli filmidir ilk defa bu filmle oscara aday olan ilk adaylığıyla oscarı alan ilk kadın olma şerefine erişmiştir bu filmle. Hepburn un her filmi güzeldir onun olduğu bir filmin çirkin olma ihtimali yoktur ama bir Funny Face bir My Fair Lady kesinlikle izlenmesi gereken hepburn klasikleridir.
Ingrid Bergman: İsveçin soğuğundan amerikaya gelen ve gelmiş geçmiş en iyi aşk filmi seçilen Casablancada o müthiş aşkı herkese yaşatan soğuk bakışları ve güzelliğiyle Alfred Hitchcockun vazgeçilmez oyuncusu olan Bergman bütün bu başarılarını 3 oscarla süslemeyi başarmıştır. Yönetmen roberto rosselini ile evlenen ve daha sonra onun filmleriyle sinema kariyerine devam eden bergmanın son filmi ise kendisi gibi İsveçli olan Ingmar Bergmanın Autumn Sonata filmi olmuştur bu filmde Liv Ullman ile adeta oyunculuk dersi vermişlerdir diyalogları ve performanslarıyla filmi unutulmaz filmler arasına sokmuşlardır.
Oscar kazandığı filmler :Gaslight, Anastasia, Murder on the Orient Express.
Elizabeth Taylor: Beyazperde de menekşe gözler denince akla gelen ilk ve tek kişi odur. Aslında güzel değildir hatta çelimsiz bir vücudu vardır ama o gözleri için bile ona kul köle olan bir sürü jön olmuştur. Taylor için Hollywood un son starı dersek yanılmış olmayız ayrıca Hollywood da onun kadar çok evlenen de sanırım yoktur tam 8 kez evlenen Taylor bunların ikisini daimi aşkı olan Richard Burtonla yapmıştır. Taylor un birbirinden güzel sayısız filmi vardır ama Cleopatra tüm filmlerinin önüne geçer çünkü tam 8 senede tamamlanmıştır ve filmi çekerken çok ciddi 2 hastalık geçirmiştir Taylor ve bu filmde Burtonla yaşadığı efsanevi aşkı filmi sinemasal başarısından çok daha fazla gündeme getirmiştir. Giant filmini de buraya yazmasak haksızlık yapmış oluruz dört saat süren bu epik filmde bir kadının gençlik yıllarından yaşlılığa kadar uzanan dönemini ustalıkla oynamış ve bu filmle Taylor un adı artık Hollywood a kazınmıştır.
Oscar aldığı filmler: Butterfield 8, Who is afraif of virginia wolf
25 Şubat 2010 Perşembe
irreversible
bu filmi az önce 5.kez izlemiş oldum filmin bende hikayesi farklıdır 2003 senesinde sabah gazetesinin eki günaydın da okumuştum filmin hikayesini cannes film festivalinde olay yaratmıştı film o sene ve kasımda vizyona girecekti türkiyede daha o zaman sinemaya ilgim başlamak üzereydi yada daha yeni başlamıştı diyelim monica bellucci yi daha önceden tanıyordum ama hiç filmini izlememiştim modellik yıllarından tanıyordum ve sınıfta bizim çocuklara böyle bir film geleceğini yaydım tüm sınıf hatta okulda çoğu kişi sanki oscar rekorlarını parçalamış yada efsane bir film gibi vizyona girmesini bekledi filmin ve vizyona girdiği o cuma okulu ekip topluca gittik filme bir grubumuz izmir sinemasına diğer grubumuz da şan sinemasında izledik filmi tabi açıkçası o zaman filme farklı açıdan bakıyorduk ama cidden 2010 senesi için bile fazla cesur olan bu film o zaman bizi şoka uğratmıştı.
ve bu gece 5.kez izledim filmi ve diğer 4 izleyişimden çok daha farklı düşünceler oluştu kafamda flm bitince evet film sağlam şiddet öğeleri içeriyor evet film sağlam çıplaklık barındırıyor ama bence filmin vermek istediği mesaj çok farklı diğer ögeler filmin sadece sosu bence filmdeki 9 dakikalık tecavüz sahnesi hatırlıyorumda o sahne geldiğinde çoğu seyircinin sinemayı terketmesine sebep olmuştu ve cidden herkesin dayanabileceği bir sahne değil film alışılagelmiş filmlerden farklı bir film tersten başa dönüyor ve en başta insan hakikaten şok oluyor eğer ben şidetten fazla etkilenmem diyorsanız izleyin derim ama kesinlikle tek başınıza izleyin hele sevgilinizle asla izlemeyin derim.
2009 oscarları öncesi değerlendirmelerim
Ve bir sene daha geldi çattı akademi ödülleri 7 mart gecesi Türkiye saatiyle gece 3 te başlayacak ve bu senenin en iyileri oscarlarını alacaklar tabiî ki bir saat öncesinde 2 de kırmızı halıdan moda devlerinin en şık kreasyonlarıyla Hollywood yıldızları arzı endam ederek geçecekler ve büyük şölen başlayacak bu senenin adaylarını kısa kısa değerlendirmek gerekirse en iyi film adaylarından başlayarak değerlendirelim ama önce kısa bir not verelim bu sene uzun bir aradan sonra en iyi film adayları 5 ten 10 a çıkarılmıştır bunun sebebini ise eski heyecanı tekrar getirmek diye açıkladı akademi.
En iyi film:
Bu sene en iyi film dalında her ne kadar 10 film aday olsa da 2 filmden biri kazanacak oscarı diğer 8 film sadece aday olarak onurlandırıldılar bence bunlar hangileri hemen söyleyelim
A Single Man: Coen kardeşlerin yine çok beğenilen yapıtlarından biri açık söylemek gerekirse ben hiç ama hiç beğenmedim nedense coenlerin sineması bana hitap etmiyor tek beğendiğim filmleri olan no country for old men di o da oscarı aldı zaten 2007 de.
Up in the Air: George Clooneyin başrolunde olduğu görevi ekonomik kriz sonucunda işten çıkarılan kişilere bunu söylemek olan ve bunun için tüm abdyi gezen hayatı yollarda geçen bir adamın hikayesini anlatıyor ama bu onun oscarı almasına maalesef yetmeyecek.
Precious: Dramanın had safhaya ulaştığı gözyaşlarının sel olduğu bu film oscarı maalesef alamayacak ama en iyi yardımcı kadın rolünde mo’nique e bir ocar kazandıracak.
An education: Bu senenin İngiliz yapımı kontenjanından oscara aday olan film küçük bir kızın eğitim mi yoksa aşkmı sorusuna yanıt aramasını konu alıyor genç yetenek Carey Mulligan çok iyi oynasa da film seyirlik olarak güzel olsa da oscarı alabileceğini hiç sanmıyorum.
The Blind Side: Bir ailenin evsiz bir çocuğu evlerine alıp çocuklarından ayırt etmeden büyütüp birde Amerikan futbolu yıldızı yapmalarını konu alan film belki Sandra Bullock a Oscar getirebilir ama en iyi filmde hiç şansı yok.
Up: Uzun bir aradan sonra bir animasyon en iyi filmde aday oluyor en son 1991 yılında Beauty and the Beast aday olmuştu up animasyon olmasına rağmen en sıkı aksiyondan daha heyecanlı bir animasyon olarak bu senenin en iyi filmlerinden biri ve en iyi filmde oscara aday olması gayet güzel bir haber yarışı renklendirme açısından ama up bu ödülü değil en iyi animasyon ödülünü alacak ve köşesine çekilecektir.
District 9: Bence bu senenin en iyi filmi ama maalesef bu filme Oscar vermezler ben kalbimin oscarını kesinlikle bu filme veriyorum sıra dışı ve şaşırtıcı bir film ve kesinlikle izlenmesi gerekiyor izledikten sonra bana hak vereceksiniz oscara aday olması bile beni çok mutlu etti varsın almasın.
İnglarious Basterds: Her ne kadar tüm dünyada çok olumlu eleştiriler alsa da bence tarantinonun en zayıf filmlerinden biri tabiî ki keyifli tabi ki heyecanlı ve tabi ki tarantinonun sağlam diyaloglara dayalı filmlerinden biri ama bir Pulp Fiction bir Reservoir Dogs dan çok uzak oscara aday olmasıda sırf tarantino hatrına ama o hatır oscarı kazandıracak kadar büyük değil elbet.
Avatar: Senenin flaş filmi gişe rekorlarını adeta parçalayan mavi yaratıklara sempati duymamızı sağlayan bu film 3D olarak sinemada bir çığır açmıştır ve bu filmden itibaren 3D yapımların sayısı artacaktır nitekim 2010 da çekilecek 3D yapımlar şimdiden bizi heyecanlandırmıştır evet sinema tarihine geçecektir evet bir çığır açmıştır ama sinema olarak değil teknoloji olarak açmıştır bu çığırı yani 3D olarak izlendiğinde süper bir film olsa da 2D olarak çok normal bir filmdir avatar ve birçok benzeri vardır üstelik senaryosuda çalıntı iddaları filmin prestijini zedelemiştir her ne kadar golden globe u alsa da ve çoğu kişiye göre en iyi film oscarını alacak dense de ben o konuda asla yanılmam avatar sadece rekabeti arttırır ama sürpriz de yapabilir alırsa çoğu kişi şaşırmaz ama alacağını sanıyorum.
The Hurt Locker: veeee bu senenin en iyi film ödülünü alacak filmi The Hurt Locker ırak savaşında bomba imha ekiplerinin maceralarını anlatan son zamanların en gerçekçi savaş filmi, çekimleriyle adeta kendimizi bomba imha ekibi yerine koyacağımız senaryosu ve diyalogları alt metni çok sağlam bir film bir başyapıt değil asla, ama bu sene oscarı alacak film olacaktır
En iyi kadın oyuncu:
Carey Mulligan: 85 doğumlu İngiliz aktris An Education filmiyle bir çok ödülü almıştır bu sene ama Oscar için daha çok yol kat etmesi gerekir diye düşünüyorum ama böyle giderse 5 sene içerisinde oscarı alma ihtimali yüksek çünkü filmde çok başarılı.
Gabourey Sidibe: Başka bir 85 li aktris de Sidibe, Precious filmindeki rolü herkesi ağlatacak kadar dramatik fakat Sidibe o rolü o kadar iyi dramatize etmiştir ki filmi izleyen herkes o kızın dramı karşısında kayıtsız kalamamıştır ama ondan daha iyi olan kişiler var bu sene o yüzden ne kadar iyi oynasa da bu sene oscarı kucaklaması çok büyük bir sürpriz olur.
Helen Mirren: Queen filmiyle özlem duyduğu heykelciğe kavuşan Mirren bu filmde de Queen kadar iyi olmasa da sinema okullarında nasıl aktris olunur a cevap verecek bir kompozisyon çiziyor ama 3 sene önce oscarı alan kraliçeye bu sene adaylık bile bence yeterli.
Sandra Bullock: Son iki ayda atağa geçerek bu senenin en büyük favorisi durumuna gelmiştir ama iyi bir oyunculuk sergilese de Blind Side da bu oyunculuk ona oscarı kazandıracak kapasitede değil diye düşünüyorum ve bence favori olmasına rağmen bu sene oscarı sürpriz biri alacak favori bullock değil.
Meryl Streep: oscara en çok aday gösterilen ünvanını geçen sene Bette Davisten alan Streep Julie&Julia da çizdiği harikaaaaa performansıyla bu sene oscarı kesinlikle hak ediyor 2 akademi ödülü olan günümüzün en yetenekli ve saygı duyulan Hollywood yıldızı olan Streep 26 senelik özleme son verip bu sene koleksiyonuna bir yenisini daha ekleyecek bundan eminim.
En iyi erkek oyuncu:
Jeremy Renner: The Hurt Locker da korkusuz bomba imha uzmanı olarak karşımıza çıktı ve çok da iyi oynadı rolünün hakkını kesinlikle verdi ama yinede Oscar için daha iyisi gerekli sanki.
Morgan Freeman: Yine bir Clint Eastwood filminde ve yine oscara aday million dollar baby ile en iyi yardımcı erkek oscarını almıştı ama en iyi erkek için maalesef Eastwood da ona yetmeyecek Invictus da belki çok iyi bir performansı var zaten olmasa adaylık da işi ne Nelson Mandela bile Freemanı aramış tebrik etmiş filmi izledikten sonra ama ondan iyileri de var adaylar arasında.
Colin Firth: Bafta da en iyi erkek oyuncu ödülünü alarak elini kuvvetlendirdi Oscar öncesi, çok iyi bir kompozisyon hatta kariyerinin en iyi oyunculuğu verdi bu filmde sürpriz yapma şansı var ama burası Bafta değil akademi.
George Clooney: Yalnız adam rolünü çok iyi oynamış filmde hayatı yollarda geçen ve insanlara kötü haber veren bir insanı çok iyi oynamış yakışıklılık ve karizması da her zaman var ama Oscar yakışıklılığa bakmıyor zaten Syriana ile yardımı erkek oscarı var en iyi erkek için biraz daha beklemeli.
Jeff Bridges: daha önce bu dalda 4 kere aday oldu ve elinde hala sıfır var ama eminimki 7 mart gecesi 5 de 1 yapacak. Crazy Heart ile sesinin de en az oyunculuğu kadar iyi olduğunu öğrendik ayrıca country şarkıcısı rolüyle bu sene en iyi erkek oscarını golden globe da olduğu gibi alacaktır.
En iyi yardımı kadın oyuncu:
Anna Kendrick: Up in the Air ile bu dalda aday gösterildi ama bence hak etmiyor ben bu kızda oyunculuk potansiyeli görmüyorum e zaten adaylığı hak etmeyen birisi oscarı da alamaz.
Vera Farmiga: Up in the Air filmi 2 aday çıkarttı en iyi yardımcı kadın dalında ve daha iddalı olanı Vera Farmiga filmin sonunda herkesi şok eden kadın Farmiga iyi oyuncu ve gün geçtikçe kaliteli yapımlarda aranan oyuncu olarak karşımıza çıkıyor ama bu kaliteli yapımlarda biraz daha oynaması gerekecek Oscar için.
Penelope Cruz: Daha geçen sene bu dalda oscarı aldı üst üste 2 kere kimse en iyi yardımcı kadın ödülünü alamadı dolayısıyla Cruz da alamayacak ayrıca hak etmediği bir adaylık aldı bence bu sene aynı filmden Marion Cotillardın hakkıydı adaylık.
Maggie Gylenhaal: Maggie yi her zaman sevmişimdir ona karşı sempatim vardır ve en iyi yardımcı kadında aday olduğunda çok sevindim alma ihtimali olmasada o kapıyı araladığını düşünüyorum üstelik çoğu kişinin zıttı düşünüyorum bence adaylığı hak etti ama umarım 2.adaylığında bu ödülü alacak.
Mo’nique: Golden Globe ödül törenindeki skandalı bile bu ödülü almasını engelleyemecektir çünkü Precious filmindeki rolüyle akademi ödüllerine dek verilen tüm ödüller topladı sırada sonuncusu kaldı onu da 7 martta alıp koleksiyonu tamamlayacaktır.
En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Matt Damon: Invictusda güney afrika rugby takımının hırslı kaptanı rolündeydi ve alışılmadık bir roldü onun için ilk defa böyle bir kompozisyon çizdi ve başarılı da oldu ve bu başarısı ona bir adaylık getirdi umarım devamı gelir ve bu ödülü bir gün alır.
Woody Harrelson: Bu sene eğer Christopher Waltz olmasaydı bu ödül kesin onun diyebilirdim ve o gece bir sürpriz hatta bir mucize olup onun bu ödülü almasını da çok isterim gerçekten çok başarılı bir oyunculuk The Messenger daki performansı ama maalesef Christopher Waltz nirvana yapınca bu oyunculuk üzülerek Oscar alamayacak.
Christopher Plummer: The Last Station filmi 2 oyunculuk oscarına aday çıkardı biri Helen Mirren diğer Plummer iki tatlı yaşlıyı oynuyorlar filmde Plummer tam bir sinema emekçisi ve bu ödülü almalı aslında ama bu sene olmadığı kesin.
Stanley Tucci: Tucci bu sene iki harika performanla iki harika filmde oynadı ve ona kariyeri açısından büyük katkı sağladı bu filmler Julie&Julia da Meryl Streepin kocasını oynadı ve oscara aday olduğu the Lovely Bonesta da soğukkanlı bir katili ve ikisinde de gerçekten harikaydı ama dediğim gibi bu sene Christopher Waltzın senesi.
Christopher Waltz:inglarious basterds filminde ne Brad Pitt ne de güzeller güzeli Diane Kruger dikkati çekti tüm filmi alıp götüren o harika nazist performansıyla waltztı o kadar iyi oynadı ki tüm ödülleri topladı tıpkı Mo’nique gibi yani hem en iyi yardımcı kadın hem en iyi yardımcı erkek bu sene analarının ak sütü gibi hak ederek sahiplerine gidecekler.
En iyi yönetmen:
Quentin Tarantino: Efsanevi filmlerin yönetmeni Tarantino bu sene favori değil ama akademi her zaman sempatiyle yaklaşmıştır ona hak etmediği halde kazanabilir ama bu sene sanki ilk defa bir kadın yönetmen bu ödülü alacak gibi.
Lee Daniels: Çektiği filmle milyonları ağlattı hüzünlendirdi gelecek için iyi sinyaller verdi özellikle dram yönü kuvvetli filmlerde herkesi ağlatacağını garanti ederim ama Oscar için garanti veremem vermem.
Jason Reitman: Juno filminin yönetmeni bu sefer Up in the Air ile aday ikinci adaylığını aldı bu gencecik yaşında koskoca Scorsese bile beşinci adaylığında 62 yaşında aldı o yüzden acele etmemeli.
James Cameron: Titanicle aldı bu sefer Avatarla almak isteyecek Titanicin rekorunu geçti Avatar ama oscarda rekor falan hikaye golden globe da haksız şekilde en iyi yönetmenliği kazandı ama oscarda bu sene bir bayan ilk defa kazanacak demiştim üstelik o bayan cameronun eski eşi.
Kathryn Bigelow: Hollywood un en güzel bacaklı yönetmeni diyorlar onun için ve 7 marttan sonra Oscar kazanan ilk bayan yönetmen denilecek onun için hem tarihe geçecek hem de inanılmaz bir prestije sahip olacak ama bu ödülü The Hurt Lockerdaki harika çekimlerle hak ediyor zaten.
En iyi animasyon:
Coraline: Bu filmi çocuklara izletirseniz korkarlar böyle çizgi film olmaz yada +13 olarak sinemalara girmesi lazım bu filmin resmen saçmalamışlar ve kesinlikle çok kötü bir film.
The Princess and the Frog: Herkesin bildiği prenses kurbağa hikayesi ama oscara az.
Fantastic Mr Fox: Çok eğlenceli bir çizgi film kahkahalarla izlediğim belki diğer yıllarda aday olsa şansı olabilirdi ama bu sene maalesef.
The Secret of Kells: Daha yeni girdi vizyona izleyemedim ama zaten bu senenin kazananı belli.
Up: Bu senenin hatta bundan önceki senelerin de oscarını almalı bence gelmiş geçmiş en iyi animasyon filmi çok heyecanlı eğlenceli adeta 2 saat içine girip her şeyi unutuyorsunuz Pixar harika bir animasyon yapmış ve bu senenin en iyi animasyon oscarını alacak.
En iyi yabancı film:
Ajami: Aralarında tek izlemediğim film ama zaten şansı da yok İsrail yapımı İsrail son 3 senede 2 kere aday oldu sineması gelişmekte.edit:07.03.2010 saat 2 itibariyle bu filmi de izlemiş oldum çok başarılı bir yapım kesinlikle izlenmeli ama ondan daha başarılı 2 film var o yüzden maalesef kazanma ihtimali yok
La Teta Asustada: Şili yapımı geçen sene altın ayıyı kazanmış belki de seneye bal oscara aday olur ne dersiniz aday olması bile başarı ama izlenmeli tavsiye ederim.
El Secreto de Sus Ojos: Harika bir Arjantin yapımı bu senenin süprizi alırsa şaşırmam ama bence daha iyisi var ama herkese şiddetle tavsiye ederim özellikle sonu çok çarpıcı bitiyor.
Un Prophete: Baftayı aldı ama bence çok kötü bir film Fransız yapımı çok övüldü ama bende hayalkırıklığı yarattı açıkçası, bi kere gerçekçi değil bu kadar kolay olamaz bazı şeyler dolayısıyla oscarı alma ihtimali çok az.
Das Weisse Band: Usta yönetmen Hanekenin Cannes film festivalinde altın palmiye ödülünü alan daha sonra golden globe u da alarak oscarı istiyorum diyen ve bence hak eden filmi bu sene en iyi yabancı oscarını alır.
edit: oscara sayılı saatler kala bu editi yapmak istiyorum özellikle 2 dalda rüzgar tersine dönüyor en iyi aktriste bullock baya bi ağırlığını koydu umarım akademi hak edene verir ama sag ve golden ı alan bir aktrisin genelde oscarı da aldığını düşünürsek streepin alması çok zorlaştı ama süprizler her zaman vardır akademide diğer kategori ise en iyi yabancı film yazımda süpriz yapabilir demiştim zaten arjantin yapımı el secreto de sus ojos için geçen senede süpriz bir film japon yapımı the departures kaanmıştı bu senede arjantin alırsa kimse şaşırmasın ama favori yine de alman yapımı das weisse band.
En iyi film:
Bu sene en iyi film dalında her ne kadar 10 film aday olsa da 2 filmden biri kazanacak oscarı diğer 8 film sadece aday olarak onurlandırıldılar bence bunlar hangileri hemen söyleyelim
A Single Man: Coen kardeşlerin yine çok beğenilen yapıtlarından biri açık söylemek gerekirse ben hiç ama hiç beğenmedim nedense coenlerin sineması bana hitap etmiyor tek beğendiğim filmleri olan no country for old men di o da oscarı aldı zaten 2007 de.
Up in the Air: George Clooneyin başrolunde olduğu görevi ekonomik kriz sonucunda işten çıkarılan kişilere bunu söylemek olan ve bunun için tüm abdyi gezen hayatı yollarda geçen bir adamın hikayesini anlatıyor ama bu onun oscarı almasına maalesef yetmeyecek.
Precious: Dramanın had safhaya ulaştığı gözyaşlarının sel olduğu bu film oscarı maalesef alamayacak ama en iyi yardımcı kadın rolünde mo’nique e bir ocar kazandıracak.
An education: Bu senenin İngiliz yapımı kontenjanından oscara aday olan film küçük bir kızın eğitim mi yoksa aşkmı sorusuna yanıt aramasını konu alıyor genç yetenek Carey Mulligan çok iyi oynasa da film seyirlik olarak güzel olsa da oscarı alabileceğini hiç sanmıyorum.
The Blind Side: Bir ailenin evsiz bir çocuğu evlerine alıp çocuklarından ayırt etmeden büyütüp birde Amerikan futbolu yıldızı yapmalarını konu alan film belki Sandra Bullock a Oscar getirebilir ama en iyi filmde hiç şansı yok.
Up: Uzun bir aradan sonra bir animasyon en iyi filmde aday oluyor en son 1991 yılında Beauty and the Beast aday olmuştu up animasyon olmasına rağmen en sıkı aksiyondan daha heyecanlı bir animasyon olarak bu senenin en iyi filmlerinden biri ve en iyi filmde oscara aday olması gayet güzel bir haber yarışı renklendirme açısından ama up bu ödülü değil en iyi animasyon ödülünü alacak ve köşesine çekilecektir.
District 9: Bence bu senenin en iyi filmi ama maalesef bu filme Oscar vermezler ben kalbimin oscarını kesinlikle bu filme veriyorum sıra dışı ve şaşırtıcı bir film ve kesinlikle izlenmesi gerekiyor izledikten sonra bana hak vereceksiniz oscara aday olması bile beni çok mutlu etti varsın almasın.
İnglarious Basterds: Her ne kadar tüm dünyada çok olumlu eleştiriler alsa da bence tarantinonun en zayıf filmlerinden biri tabiî ki keyifli tabi ki heyecanlı ve tabi ki tarantinonun sağlam diyaloglara dayalı filmlerinden biri ama bir Pulp Fiction bir Reservoir Dogs dan çok uzak oscara aday olmasıda sırf tarantino hatrına ama o hatır oscarı kazandıracak kadar büyük değil elbet.
Avatar: Senenin flaş filmi gişe rekorlarını adeta parçalayan mavi yaratıklara sempati duymamızı sağlayan bu film 3D olarak sinemada bir çığır açmıştır ve bu filmden itibaren 3D yapımların sayısı artacaktır nitekim 2010 da çekilecek 3D yapımlar şimdiden bizi heyecanlandırmıştır evet sinema tarihine geçecektir evet bir çığır açmıştır ama sinema olarak değil teknoloji olarak açmıştır bu çığırı yani 3D olarak izlendiğinde süper bir film olsa da 2D olarak çok normal bir filmdir avatar ve birçok benzeri vardır üstelik senaryosuda çalıntı iddaları filmin prestijini zedelemiştir her ne kadar golden globe u alsa da ve çoğu kişiye göre en iyi film oscarını alacak dense de ben o konuda asla yanılmam avatar sadece rekabeti arttırır ama sürpriz de yapabilir alırsa çoğu kişi şaşırmaz ama alacağını sanıyorum.
The Hurt Locker: veeee bu senenin en iyi film ödülünü alacak filmi The Hurt Locker ırak savaşında bomba imha ekiplerinin maceralarını anlatan son zamanların en gerçekçi savaş filmi, çekimleriyle adeta kendimizi bomba imha ekibi yerine koyacağımız senaryosu ve diyalogları alt metni çok sağlam bir film bir başyapıt değil asla, ama bu sene oscarı alacak film olacaktır
En iyi kadın oyuncu:
Carey Mulligan: 85 doğumlu İngiliz aktris An Education filmiyle bir çok ödülü almıştır bu sene ama Oscar için daha çok yol kat etmesi gerekir diye düşünüyorum ama böyle giderse 5 sene içerisinde oscarı alma ihtimali yüksek çünkü filmde çok başarılı.
Gabourey Sidibe: Başka bir 85 li aktris de Sidibe, Precious filmindeki rolü herkesi ağlatacak kadar dramatik fakat Sidibe o rolü o kadar iyi dramatize etmiştir ki filmi izleyen herkes o kızın dramı karşısında kayıtsız kalamamıştır ama ondan daha iyi olan kişiler var bu sene o yüzden ne kadar iyi oynasa da bu sene oscarı kucaklaması çok büyük bir sürpriz olur.
Helen Mirren: Queen filmiyle özlem duyduğu heykelciğe kavuşan Mirren bu filmde de Queen kadar iyi olmasa da sinema okullarında nasıl aktris olunur a cevap verecek bir kompozisyon çiziyor ama 3 sene önce oscarı alan kraliçeye bu sene adaylık bile bence yeterli.
Sandra Bullock: Son iki ayda atağa geçerek bu senenin en büyük favorisi durumuna gelmiştir ama iyi bir oyunculuk sergilese de Blind Side da bu oyunculuk ona oscarı kazandıracak kapasitede değil diye düşünüyorum ve bence favori olmasına rağmen bu sene oscarı sürpriz biri alacak favori bullock değil.
Meryl Streep: oscara en çok aday gösterilen ünvanını geçen sene Bette Davisten alan Streep Julie&Julia da çizdiği harikaaaaa performansıyla bu sene oscarı kesinlikle hak ediyor 2 akademi ödülü olan günümüzün en yetenekli ve saygı duyulan Hollywood yıldızı olan Streep 26 senelik özleme son verip bu sene koleksiyonuna bir yenisini daha ekleyecek bundan eminim.
En iyi erkek oyuncu:
Jeremy Renner: The Hurt Locker da korkusuz bomba imha uzmanı olarak karşımıza çıktı ve çok da iyi oynadı rolünün hakkını kesinlikle verdi ama yinede Oscar için daha iyisi gerekli sanki.
Morgan Freeman: Yine bir Clint Eastwood filminde ve yine oscara aday million dollar baby ile en iyi yardımcı erkek oscarını almıştı ama en iyi erkek için maalesef Eastwood da ona yetmeyecek Invictus da belki çok iyi bir performansı var zaten olmasa adaylık da işi ne Nelson Mandela bile Freemanı aramış tebrik etmiş filmi izledikten sonra ama ondan iyileri de var adaylar arasında.
Colin Firth: Bafta da en iyi erkek oyuncu ödülünü alarak elini kuvvetlendirdi Oscar öncesi, çok iyi bir kompozisyon hatta kariyerinin en iyi oyunculuğu verdi bu filmde sürpriz yapma şansı var ama burası Bafta değil akademi.
George Clooney: Yalnız adam rolünü çok iyi oynamış filmde hayatı yollarda geçen ve insanlara kötü haber veren bir insanı çok iyi oynamış yakışıklılık ve karizması da her zaman var ama Oscar yakışıklılığa bakmıyor zaten Syriana ile yardımı erkek oscarı var en iyi erkek için biraz daha beklemeli.
Jeff Bridges: daha önce bu dalda 4 kere aday oldu ve elinde hala sıfır var ama eminimki 7 mart gecesi 5 de 1 yapacak. Crazy Heart ile sesinin de en az oyunculuğu kadar iyi olduğunu öğrendik ayrıca country şarkıcısı rolüyle bu sene en iyi erkek oscarını golden globe da olduğu gibi alacaktır.
En iyi yardımı kadın oyuncu:
Anna Kendrick: Up in the Air ile bu dalda aday gösterildi ama bence hak etmiyor ben bu kızda oyunculuk potansiyeli görmüyorum e zaten adaylığı hak etmeyen birisi oscarı da alamaz.
Vera Farmiga: Up in the Air filmi 2 aday çıkarttı en iyi yardımcı kadın dalında ve daha iddalı olanı Vera Farmiga filmin sonunda herkesi şok eden kadın Farmiga iyi oyuncu ve gün geçtikçe kaliteli yapımlarda aranan oyuncu olarak karşımıza çıkıyor ama bu kaliteli yapımlarda biraz daha oynaması gerekecek Oscar için.
Penelope Cruz: Daha geçen sene bu dalda oscarı aldı üst üste 2 kere kimse en iyi yardımcı kadın ödülünü alamadı dolayısıyla Cruz da alamayacak ayrıca hak etmediği bir adaylık aldı bence bu sene aynı filmden Marion Cotillardın hakkıydı adaylık.
Maggie Gylenhaal: Maggie yi her zaman sevmişimdir ona karşı sempatim vardır ve en iyi yardımcı kadında aday olduğunda çok sevindim alma ihtimali olmasada o kapıyı araladığını düşünüyorum üstelik çoğu kişinin zıttı düşünüyorum bence adaylığı hak etti ama umarım 2.adaylığında bu ödülü alacak.
Mo’nique: Golden Globe ödül törenindeki skandalı bile bu ödülü almasını engelleyemecektir çünkü Precious filmindeki rolüyle akademi ödüllerine dek verilen tüm ödüller topladı sırada sonuncusu kaldı onu da 7 martta alıp koleksiyonu tamamlayacaktır.
En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Matt Damon: Invictusda güney afrika rugby takımının hırslı kaptanı rolündeydi ve alışılmadık bir roldü onun için ilk defa böyle bir kompozisyon çizdi ve başarılı da oldu ve bu başarısı ona bir adaylık getirdi umarım devamı gelir ve bu ödülü bir gün alır.
Woody Harrelson: Bu sene eğer Christopher Waltz olmasaydı bu ödül kesin onun diyebilirdim ve o gece bir sürpriz hatta bir mucize olup onun bu ödülü almasını da çok isterim gerçekten çok başarılı bir oyunculuk The Messenger daki performansı ama maalesef Christopher Waltz nirvana yapınca bu oyunculuk üzülerek Oscar alamayacak.
Christopher Plummer: The Last Station filmi 2 oyunculuk oscarına aday çıkardı biri Helen Mirren diğer Plummer iki tatlı yaşlıyı oynuyorlar filmde Plummer tam bir sinema emekçisi ve bu ödülü almalı aslında ama bu sene olmadığı kesin.
Stanley Tucci: Tucci bu sene iki harika performanla iki harika filmde oynadı ve ona kariyeri açısından büyük katkı sağladı bu filmler Julie&Julia da Meryl Streepin kocasını oynadı ve oscara aday olduğu the Lovely Bonesta da soğukkanlı bir katili ve ikisinde de gerçekten harikaydı ama dediğim gibi bu sene Christopher Waltzın senesi.
Christopher Waltz:inglarious basterds filminde ne Brad Pitt ne de güzeller güzeli Diane Kruger dikkati çekti tüm filmi alıp götüren o harika nazist performansıyla waltztı o kadar iyi oynadı ki tüm ödülleri topladı tıpkı Mo’nique gibi yani hem en iyi yardımcı kadın hem en iyi yardımcı erkek bu sene analarının ak sütü gibi hak ederek sahiplerine gidecekler.
En iyi yönetmen:
Quentin Tarantino: Efsanevi filmlerin yönetmeni Tarantino bu sene favori değil ama akademi her zaman sempatiyle yaklaşmıştır ona hak etmediği halde kazanabilir ama bu sene sanki ilk defa bir kadın yönetmen bu ödülü alacak gibi.
Lee Daniels: Çektiği filmle milyonları ağlattı hüzünlendirdi gelecek için iyi sinyaller verdi özellikle dram yönü kuvvetli filmlerde herkesi ağlatacağını garanti ederim ama Oscar için garanti veremem vermem.
Jason Reitman: Juno filminin yönetmeni bu sefer Up in the Air ile aday ikinci adaylığını aldı bu gencecik yaşında koskoca Scorsese bile beşinci adaylığında 62 yaşında aldı o yüzden acele etmemeli.
James Cameron: Titanicle aldı bu sefer Avatarla almak isteyecek Titanicin rekorunu geçti Avatar ama oscarda rekor falan hikaye golden globe da haksız şekilde en iyi yönetmenliği kazandı ama oscarda bu sene bir bayan ilk defa kazanacak demiştim üstelik o bayan cameronun eski eşi.
Kathryn Bigelow: Hollywood un en güzel bacaklı yönetmeni diyorlar onun için ve 7 marttan sonra Oscar kazanan ilk bayan yönetmen denilecek onun için hem tarihe geçecek hem de inanılmaz bir prestije sahip olacak ama bu ödülü The Hurt Lockerdaki harika çekimlerle hak ediyor zaten.
En iyi animasyon:
Coraline: Bu filmi çocuklara izletirseniz korkarlar böyle çizgi film olmaz yada +13 olarak sinemalara girmesi lazım bu filmin resmen saçmalamışlar ve kesinlikle çok kötü bir film.
The Princess and the Frog: Herkesin bildiği prenses kurbağa hikayesi ama oscara az.
Fantastic Mr Fox: Çok eğlenceli bir çizgi film kahkahalarla izlediğim belki diğer yıllarda aday olsa şansı olabilirdi ama bu sene maalesef.
The Secret of Kells: Daha yeni girdi vizyona izleyemedim ama zaten bu senenin kazananı belli.
Up: Bu senenin hatta bundan önceki senelerin de oscarını almalı bence gelmiş geçmiş en iyi animasyon filmi çok heyecanlı eğlenceli adeta 2 saat içine girip her şeyi unutuyorsunuz Pixar harika bir animasyon yapmış ve bu senenin en iyi animasyon oscarını alacak.
En iyi yabancı film:
Ajami: Aralarında tek izlemediğim film ama zaten şansı da yok İsrail yapımı İsrail son 3 senede 2 kere aday oldu sineması gelişmekte.edit:07.03.2010 saat 2 itibariyle bu filmi de izlemiş oldum çok başarılı bir yapım kesinlikle izlenmeli ama ondan daha başarılı 2 film var o yüzden maalesef kazanma ihtimali yok
La Teta Asustada: Şili yapımı geçen sene altın ayıyı kazanmış belki de seneye bal oscara aday olur ne dersiniz aday olması bile başarı ama izlenmeli tavsiye ederim.
El Secreto de Sus Ojos: Harika bir Arjantin yapımı bu senenin süprizi alırsa şaşırmam ama bence daha iyisi var ama herkese şiddetle tavsiye ederim özellikle sonu çok çarpıcı bitiyor.
Un Prophete: Baftayı aldı ama bence çok kötü bir film Fransız yapımı çok övüldü ama bende hayalkırıklığı yarattı açıkçası, bi kere gerçekçi değil bu kadar kolay olamaz bazı şeyler dolayısıyla oscarı alma ihtimali çok az.
Das Weisse Band: Usta yönetmen Hanekenin Cannes film festivalinde altın palmiye ödülünü alan daha sonra golden globe u da alarak oscarı istiyorum diyen ve bence hak eden filmi bu sene en iyi yabancı oscarını alır.
edit: oscara sayılı saatler kala bu editi yapmak istiyorum özellikle 2 dalda rüzgar tersine dönüyor en iyi aktriste bullock baya bi ağırlığını koydu umarım akademi hak edene verir ama sag ve golden ı alan bir aktrisin genelde oscarı da aldığını düşünürsek streepin alması çok zorlaştı ama süprizler her zaman vardır akademide diğer kategori ise en iyi yabancı film yazımda süpriz yapabilir demiştim zaten arjantin yapımı el secreto de sus ojos için geçen senede süpriz bir film japon yapımı the departures kaanmıştı bu senede arjantin alırsa kimse şaşırmasın ama favori yine de alman yapımı das weisse band.
akademi ödülleri

Sinema denilince akla gelen en önemli ödül tabi ki akademi ödülleridir namı değer oscarlar aslında sinemayı ödüllendiren bir sürü ödül vardır golden globe ve bafta da bunlardan bir kaçıdır ama akademi kim ne derse desin sinemanın en prestijli ödülüdür benim içinde öyledir akademi denince akan sular duru çünkü toplam 6000 e yakın üyesiyle en gerçekçi sonuçlar her zaman akademi tarafından verilir zaman zaman haksızlıklar da olur elbet ama ne golden globe ne bafta ne Cannes film festivali ne de diğer ödüller umrumda değildir açıkçası akademi kadar, akademinin ödül verdiği her film benim için çok önemli başyapıtlardır.
İlk defa 1928 yılında verilen akademi ödüllerinin en iyi film dalında ödül alan filmlerin hepsi arşivimde mevcuttur hatta çoğu yılın adayları bile vardır.
Akademi ödüllerine neden oscarlar denildiğine gelince bette davis ödülü ilk kazandığı sene olan 1936 da heykelciği Oscar amcasına benzetmesiyle o seneden itibaren akademi ödüllerine oscarlar denmeye başlanmıştır.
Her sene ödüllerin dağıtılması heyecanla beklenir bu sene de 2009 oscarları 7 mart gece 3 te ntvden canlı yayınlanacak kimlerin favori olduğunu kimlerin ne kadar şansı olduğunu bir sonraki yazımda yazacağım kısacası oscarlar tüm dünyanın saygı duyduğu ve alanların da çok büyük prestij kazandığı sinemanın en büyük ödülleri olarak her zaman merakla beklenecektir.
1928 den bu yana en iyi film oscarını alan filmleri burada paylaşmak istedim parantez içindeki sayılar kaç Oscar aldığını belirtir filmlerin.
1928-WINGS(2 OSCAR)
1929-THE BROADWAY MELODY(1 OSCAR)
1930-ALL QUİET ON THE WESTERN FRONT(2 OSCAR)
1931-CIMARRON(3 OSCAR)
1932-GRAND HOTEL(1 OSCAR)
1933-CAVALCADE(4 OSCAR)
1934-IT HAPPENED ONE NIGHT(C.GABLE)(5 OSCAR)
1935-MUTINY ON THE BOUNTY(1 OSCAR)
1936-THE GREAT ZIEGFELD( 3 OSCAR)
1937-THE LIFE OF EMILE ZOLA(3 OSCAR)
1938-YOU CAN’T TAKE IT WITH YOU(2 OSCAR)
1939-GONE WiTH THE WiND(8 OSCAR)*
1940-REBECCA(2 OSCAR)
1941-HOW GREEN WAS MY VALLEY(5 OSCAR)
1942-MRS MİNİVER(6 OSCAR)
1943-CASABLANCA(3 OSCAR)*
1944-GOING MY WAY(7 OSCAR)
1945-THE LOST WEEKEND(4 OSCAR)
1946-THE BEST YEARS OF OUR LİVES(7 OSCAR)
1947-GENTLEMAN’S AGREEMENT(3 OSCAR)
1948-HAMLET(4 OSCAR)
1949-ALL THE KİNG’S MEN(3 OSCAR)
1950-ALL ABOUT EVE(6 OSCAR)*
1951-AN AMERİCAN İN PARİS(6 OSCAR)
1952-THE GREATEST SHOW ON THE EARTH(2 OSCAR)
1953-FROM HERE TO ETERNİTY(8 OSCAR)*
1954-ON THE WATERFRONT(8 OSCAR)
1955-MARTY(4 OSCAR)
1956-AROUND THE WORLD İN EİGHTY DAYS(5 OSCAR)
1957-THE BRIDGE ON THE RIVER KWAI(7 OSCAR)
1958-GİGİ(9 OSCAR)
1959-BEN-HUR(11 OSCAR)
1960-THE APARTMENT(5 OSCAR)
1961-WEST SiDE STORY(10 OSCAR)*
1962-LAWRENCE OF THE ARABIA(7 OSCAR)
1963-TOM JONES(4 OSCAR)
1964-MY FAİR LADY(8 OSCAR)
1965-THE SOUND OF MUSİC(5 OSCAR)
1966-A MAN FOR ALL SEASONS(6 OSCAR)
1967-IN THE HEAT OF THE NİGHT(5 OSCAR)
1968-OLİVER!(4 OSCAR)
1969-MİDNİGHT COWBOY(3 OSCAR)
1970-PATTON(7 OSCAR)
1971-FRENCH CONNECTİON(5 OSCAR)
1972-THE GODFATHER(3 OSCAR)
1973-THE STİNG(7 OSCAR)
1974-THE GODFATHER PART:2(6 OSCAR)
1975-ONE FLEW OVER THE CUCKOOS NEST(5 OSCAR)*
1976-ROCKY(3 OSCAR)
1977-ANNİE HALL(4 OSCAR)*
1978-THE DEER HUNTER(5 OSCAR)
1979-KRAMER vs KRAMER(5 OSCAR)
1980-ORDİNARY PEOPLE(4 0SCAR)
1981-CHARİOTS OF FİRE(4 OSCAR)
1982-GANDHİ(B.KİNGSLEY)(8 OSCAR)*
1983-TERMS OF ENDEARMENT(5 OSCAR)
1984-AMADEUS(8 OSCAR)
1985-OUT OF AFRİCA(7 OSCAR)
1986-PLATOON(4 OSCAR)
1987-THE LAST EMPEROR(9 OSCAR)
1988-RAİNMAN(4 OSCAR)*
1989-DRİVİNG MİSS DAİSY(4 OSCAR)
1990-DANCES WITH WOLVES(7 OSCAR)
1991-THE SILENCE OF THE LAMBS(5 OSCAR)
1992-UNFORGİVEN(4 OSCAR)
1993-SCHLİNDERS LISTS(7 OSCAR)*
1994-FORREST GUMP(6 OSCAR)*
1995-BRAVEHEART(5 OSCAR)*
1996-THE ENGLISH PATIENT(9 OSCAR)
1997-TİTANİC(11 OSCAR)
1998-SHAKESPEARE IN LOVE(7 OSCAR)
1999-AMERİCAN BEAUTY(5 OSCAR)*
2000-GLADIATOR(5 OSCAR)
2001-A BEAUTİFUL MİND4 OSCAR)
2002-CHİCAGO(6 OSCAR)
2003-THE LORD OF THE RİNGS:RETURN OF THE KİNG(11 OSCAR)
2004-MİLLİON DOLLAR BABY(4 OSCAR)
2005-CRASH(3 OSCAR)*
2006-THE DEPARTED(3 OSCAR)
2007-NO COUNTRY FOR OLD MEN(4 OSCAR)
2008-SLUMDOG MILLIONAIRE(8 OSCAR)*
Not:yanında yıldız olan filmleri şiddetle tavsiye ediyorum kesin izlemelisiniz
24 Şubat 2010 Çarşamba
midnight express
az önce midnight express i 5.kez izledim 78 yapımı olan bu film türkiyenin dünyadaki imajını baya kötü etkilemişti zamanında sırf o yüzden baya problem yaşamıştı ülkemiz ve dünya insanının ülkemize bakış açışı değişmişti bu filmden dolayı imajımız çok kötü bozulmuştu ve bu imajı düzeltmek baya uzun sürdü hatta şuan bile türkiye dendi mi kara çarşaflı kadınlar 4 evlilik lafları dolaşır yurtdışında umarım bir gün tamamen gerçek türkiye imajını gösterecek bir film yapılır dünyada neyse filme gelelim film dünyada çok başarılı oldu golden globe da 6 ödül almıştı bunlara en iyi filmde dahil olmak üzere oscar da ise 5 dalda aday olup en iyi müzik ve en iyi senaryoyu kazanmıştı 78 senesinde kısacası film canımızı çok yakmıştı ama gerçekleri de yansıtmadı değil polislerimiz hapishanelerimiz insan hakları şimdi bile tartışılırken o zamanlar nasıldı bu filmi izleyince anlaşılıyor filmde başrol oynayan ve rol gereği esrarkeş bir adamı canlandıra ve esrar kaçırırken yakalanıp türk hapishanelerinde uzun süre geçiren brad davis 91 yılında aidsten ve imdb deki biyografisinde uyuşturu bağımlısı ve biseksüel olduğu yazıyor belkide filmde kendini oynamıştı brad davis film total olarak bağımsız bakıldığında bence başarılı bir film tek sorunu castingi türk polisi savcısı hakimi kısacacı filmde türk olan herkes aslında yunan keşke onlar türklerden seçilseydi bazıları türkçeyi çok iyi konuşurken bazılarını ben bile anlamakta güçlük çektim 5.kez izlenecek kadar güzelmi değil ama hatırlamak istedim sizlerle paylaşmak için izledim diyebilirim herkes izlemeli bence bu filmi ve kendi karar vermeli filmin türk imajını bozup bozmadığını.
u-turn
yönetmeni oliver stone oyuncuları sean penn billy bob thornton nick nolte joaquin phoenix claire danes güzel jennifer lopez hatta figüranı da liv tyler olan bir film nasıl olur sizce genelde herkes izlemek ister sanırım ama u-turn berbar bir film üstelik saydığım oyuncuların hepsine sahip olmasına rağmen ne konu var ne oyunculuk var sean penn bile berbat oynamış bu filmde filmin tek olayı j-lonun herkesle yatması başka bir şey yok peki neden bu kadar kötü bir senaryosu olan filmde bu oyuncular oynamak ister a)paraya ihtiyaçları vardır alakası yok hepsi sağlam mal varlığı olan oyuncular b)yönetmeni kıramamışlardır bence b şıkkı olabilir ama bu senaryoya oliver stone değil woody allen olsa oynanmaz be arkadaş neyse kısacası film berbat sakın izlemeyin
sinema
Hayatımızın bazen anlamaya, bazen takip etmeye yetmeyeceği ya da kişisel deneyimlerimizle ulaşamayacağımız hayatları, olayları ve bilgileri 110 dakika gibi kısa bir süre içinde gözümüzün önüne getiren “büyülü dünya” sinema 114 yaşında.
Acaba Lumieres kardeşler, 1895 yılının 1 Şubatında sinema makinesini icat ettiklerinde, bu buluşlarının tüm dünyayı sarsıp etkisini hiç kaybetmeyen bir sektöre dönüşeceğini düşünmüşler miydi? Bu sorunun cevabı bilinmiyor, ancak dünyada görünen o ki sinema kitleleri etkilemeye başladığı günden bu yana hem eğlencenin, hem bilginin hem de ideolojilerin sunulduğu ciddi bir araç haline dönüştü.
Sinema denince akla ne gelir sadece insanların rol yapması sonucu çekilen yönetmeni olan ve müziklerle süslenen yapım mıdır sinema tabi ki hayır. Sinema hayatın ta kendisidir sinema tarihin su yüzüne çıkarılmasıdır sinema aşktır sinema korku ve sinema hayattır. İnsanları etkilemenin en önemli yoludur sinema güzel bir yapım milyonları hatta milyarları bile etkileyebilir en son avatar da olduğu gibi.
İzlediği bir yapımdan etkilenip katil olan da vardır karı koca olan da sinema ağlatır da güldürür de korkutur da heyecanlandırır da insanı oynatır da kızdırır da insan her türlü duyguyu sinema da yaşar sinema için 7.sanat derler evet sinema bir sanattır her ne kadar bazı kişiler sinemanın sanat olduğunu kabul etmese de sinema toplumu en çok etkileyen en kitlelere en çok ulaşan sanattır. Canımız sıkkın olduğunda izlediğimiz bir komedi bizden o sıkıntıyı alır götürür yada aşk sarhoşu olduğumuzda izlediğimiz bir film beklide bizim çok daha mutlu olmamızı sağlar tabi ki ağlarız da sinemada yeri gelir hayaller kurdurtur bize sinema.
Sinema nedir dersek kısaca sinema hayatın ta kendisidir.
23 Şubat 2010 Salı
prozac nation
bu film benim hayatımı az da olsa değiştirdi belkide beni cesaretlendirdi yazmayı sevmememden dolayı blog oluşturmayı hep ertelemekteydim bu filmi izleyene kadar ve bu filmden sonra artık benim de bir blogum var film bence imdb de hakettiği ratingi alamamış bence gerçekten hayat dersi veren oyunculukları sağlam bir film zaten başrol oyuncusu cristina ricci genelde hep depresif sorunlu rollerde karşımıza çıkar o yüzden sanırım o rollerde artık usta michelle williamsın dawsons creek efsanesinde ünlü olmasından hemen önce rol aldığı bu filmde daha acemi ama gelecek vaad ettiğini anlıyoruz oyunculuğuyla olmasada masum güzelliğiyle film kısaca yazar olmak isteyen yada ailesi tarafından ona zorlanan elizabeth in havard a başlaması ve hayatında yeni açılan bu sayfada bocalamasını anlatıyor uzun zamandır izlemek istiyordum zaten bu filmii ve herkese rahatlıkla tavsiye ederim de yalnız filmn başındaki riccinin çıplak sahnesi çok gereksizdi gözümü tırmaladı açıkçası.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)